Navigasyonu atlayıp içerik bölümüne geç
  • Türkiye (Change)
  •  

SkyLife - Kasım 2006

YAZI: SERRA ÇETİN FOTO: AYKUT İNCE

Yeşilin içindeki yeşiller

Bitki örtüsünden yaban hayvanlarına Akdeniz’e özgü ne varsa görebileceğiniz, zamanın durduğu büyülü bir yer Köprülü Kanyon...

Yeşilin içindeki yeşiller

Yeşilin içindeki yeşiller
Fotoğraf : Osman Yöntem

Yeşilin içindeki yeşiller

Yeşilin içindeki yeşiller

Yeşilin içindeki yeşiller

Yeşilin içindeki yeşiller

Yeşilin içindeki yeşiller

Yeşilin içindeki yeşiller

Yeşilin içindeki yeşiller
Fotoğraf : Güray Çayır

Yazın etkisini yitirmeye başladığı bir Antalya sabahında, güneş tepemizde yükselirken Köprülü Kanyon Milli Parkı’na doğru yola koyuluyoruz. Can Yücel’in “Yeşilin içindeki yeşilleri göreceksin, / Mavinin içindeki mavileri, / Seslerin içindeki sessizliği” dizeleri düşüyor aklıma... Yol boyunca uzanan kızıl çam ormanlarının keskin kokusunu uzun zamandır nefessiz kalmışçasına içime çekiyorum.
Köpük köpük akan davetkâr Köprüçayı’nı takip ederek Karabük Köyü’nden kuzeye doğru ilerliyoruz. Yönümüzü nereye dönersek dönelim bizi takip eden Bozburun Dağı’nın öğlen güneşinde daha da beyazlaşan, ihtişamlı dorukları göğe doğru uzanıyor. Ulu çınar ağaçlarının dibinde bitiveren su kaynaklarıyla Gökçesu’da öğle yemeği için mola veriyoruz. Mönüde asma yaprağına sarılı alabalık ve çoban salata var. İnce belli bardaklarda içilen tavşan kanı çaylar ve yöre halkı ile yapılan ayaküstü sohbetten sonra ayrılıyoruz Gökçesu’dan... Birazdan kanyona adını vermiş,
20 metre uzunluğundaki tarihi Oluk Köprü çıkıyor karşımıza. MS 2. yüzyılda, Roma döneminde yapılmış köprünün üzerinde durup altımızdan akıp geçen ırmağı izliyoruz bir süre, sonra da Altınkaya Köyü sınırları içerisindeki, Pisidya bölgesinin antik kentlerinden Selge’ye doğru tırmanışa geçiyoruz. Sahnesi depremlerle yıkılmış antik tiyatronun merdivenlerini çıkarken eski çağlarda bu topraklarda yaşayan Selge halkının zeytinyağı, bağcılık ve parfüm yapımıyla geçindiklerini, sarp dağların korunaklı yapısı nedeniyle kendilerini düşman işgaline karşı koruyabildiklerini öğreniyorum. Antik şehrin güneyinde uzanan tarihi teraslar takılıyor gözüme. Roma döneminden kalma bu teraslarda bir zamanlar üzüm bağları olduğunu, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın doğal kaynakları korumaya yönelik yürüttüğü proje çerçevesinde yöre halkına sağladığı küçük ölçekli hibe yardımları arasında bağcılığı geliştirmeye yönelik çalışmalar da olduğunu öğreniyorum.
Selge’den ayrılırken bir süre sessizlik hakim oluyor ortama. Bu sessizliği bozmak istemezcesine, rakım arttıkça gözden kaybolan zümrüt yeşili kanyonu izliyoruz tepeden. Artık kendini gösteren sonbahar; yeşil, kızıl ve sarının insana huzur veren dostluğu ve havada belli belirsiz bir hüzün... Bütün bu duygu yoğunluğu, aniden önümüze çıkıveren ‘Adam Kayalar’ ile hayrete dönüşüyor. Peribacalarına benzeyen bu oluşumları gün ışığıyla oyun oynayarak çeşitli canlılara benzetiyoruz. Akdeniz bitki örtüsünün vazgeçilmezi zeytin ağaçları da tek tük serpiştirilmiş bu büyülü kayaların arasına. Derken tarihi ‘Kral Yolu’ beliriveriyor ötede. Yol boyunca gelip geçenlere göz kırpan zakkumlar ve bir kayanın üzerinde bitmiş, kanyonu kuşbakışı izleyen ‘yalnız’ ardıç...

SERVİ ORMANINDAN GİZLİ BİR BAHÇE
Gözümüzü her kırpışımızda değişiveren manzarası, eşsiz güzellikteki doğası ve doğal kaynakları ile Köprülü Kanyon Milli Parkı’nın adeta dünya üzerinde bir cennet olduğuna ikna olmuşken, en nadide eserini sona saklayan usta sanatçı misali bu sefer de karşımıza servi ağaçları (Cupressus sempervirens) çıkıyor. Servi ormanı ile karşılaşmak, sadece sizin için yapılmış bir mücevheri takmak; herkesten saklı tutulmuş bir sırrı öğrenmek ya da çocukluğunuzdan beri içten içe varlığına inandığınız saklı bahçenin anahtarını bulmak gibi bir şey. Çevrede mutlak bir sessizlik var. Güneş yamaçlarda ışık oyunları yaparken servi ormanı koyu mavi bir gölgede kalıyor. Arabaya binip ormanın içine inen patikaya doğru yol alıyoruz. Yolda giderken bir kitapta okuduğum söz geliyor aklıma: “İnsan dereye ıslanmak, ateşe yanmak, sevdaya da aldanmak için girermiş”. Servi ormanına da olsa olsa uyanıkken düş görmek için gider diye düşünüyorum. Bu ormanın, Köprülü Kanyon Milli Parkı’nın sahip olduğu en önemli değerlerden biri olduğunu anlatıyor rehberim. Ayrıca servi ormanının tüm Akdeniz Bölgesi’nde eski çağlardan beri tahrip edildiğinden ve bugün nadiren saf ormanlar halinde bulunduğundan; Milli Park sınırları içerisinde yer alan yaklaşık 500 hektarlık servi ormanının da Türkiye’deki ve tüm Akdeniz kuşağındaki en büyük bozulmamış orman olduğundan bahsediyor.
37 bin hektar alana sahip Köprülü Kanyon Milli Parkı için 2000 yılından beri ‘Biyolojik Çeşitlilik ve Doğal Kaynak Yönetimi Projesi’nin Çevre ve Orman Bakanlığı koordinatörlüğünde yürütüldüğünü ve bunun Türkiye’deki en büyük doğa koruma projesi olduğunu da öğreniyorum.

“ENLİ BOYLU VE VAKUR”
Küçük bir patikadan ormanın içine giriyoruz. Sağ tarafımda derin bir uçurum; her iki yamaçta tüm dinginliği ile göğe uzanan serviler... Tıpkı Tevfik Fikret’in dizelerindeki gibi: “Enli boylu, vakur / bir ağaç, hiç eğilmemiş mağrur.” Birbiriyle uyumlu notalar misali rüzgârda uğuldayan servilerin türküsünü dinliyorum uzunca bir süre. Birbirine yaslanmış dağ sıraları, omuz omuza büyümüş milyonlarca servi ağacı, herkesten ve her şeyden uzak bu vadide donmuş kalmış ve sahip olduğu bu durağanlıkla huşû içinde göğe yükseliyor. Bir kayanın tepesinde durup yüzümü güneşe dönüyorum. Çok uzaklardan gelen suyun sesini dinliyorum öylece. Kanatları tülden bir kelebek geçiyor saçlarımdan. Ve servi ormanı bronz bir gerdan üzerinde sıra sıra dizilmiş zümrüt taşları gibi görenleri kendine hayran bırakıyor. İnce bir sisin ardında, sanki yolunu gözlediği biri varmış gibi hüzünlü gözleri uzakta bir sağa bir sola gidip geliyor. Eğilip yerden bir taş alıyorum. Sanki o taş cebimde durdukça servi de hep yanımda olacakmış gibime geliyor. Az sonra bizi getiren araca biniyoruz. Kulağımda rüzgârın ve suyun sesi, zihnimde süzülen servilerle uzun günün sonunda yorgun düşen bedenimi koltuğa bırakıyorum. Servi ormanından aldığım taş cebimden yuvarlanıp yere düşüyor. Sadece iki kişinin bildiği bir anıyı hatırlamışçasına hafif bir tebessüm yerleşiyor yüzüme. Yorgun göz kapaklarım kapanırken ulu servilerin arkamdan el sallayışını görüyorum hayal meyal. Veda edemiyorum oysa. “Tekrar görüşünceye dek” diyebiliyorum sadece. “Tekrar görüşünceye dek...”



1996 - 2010 Türk Hava Yolları A. O. Her hakkı saklıdır.  A Star Alliance Member