 |
Tıpkı bizim gibi insan değiller miymiş? Erkekleri
denizin yanına, dişilerse mağaranın daha içlerine
uzanıp uykuya varmışlar. Babamın dedesi adının
Selim Dede olduğunu söyledik ya- hiç ses çıkarmamış.
Ta, yanı başında uyuyan kızın başucuna bıraktığı
kürk derisini yavaşça almış; köşesine getirmiş kumların
altına gizlemiş. Şafağın ağarmasıyla beraber, foklar
uyanıp derilerini giydikten sonra, birer ikişer
denize açılmışlar. Yalnız, Selim Dede’nin derisini
çaldığı kız yok mu, o işte derisini ararmış tararmış;
bulamayınca da öteki foklara -onu da beraberlerinde
alsınlar diye- yalvarıp yakarmış; ama foklar kulak
asmamışlar. Denizkızı içli içli ağlamaya koyulmuş.
Denizkızı çok güzelmiş, saçları ocakta harıl harıl
yanan pırnal aleviymiş. Gözleri iki durgun mavi
göl, bacakları çift akan gür pınarın sularıymış
sanki. Selim Dede tatlı tatlı konuşmuş, onu avutmuş.
Selim Dede, fok kızı ya da denizkızını kayığıyla
köye (Dangır) götürmüş. Evlenmiş onunla. Kızdan
iki nur topu gibi çocuk olmuş. Selim Dede, kızın
kaputunu evinin taban tahtalarının altına gizlemiş.
Ama eski olduğu için tahta kırılmış. |
|