 |
Belki de bir önceki akşam üstü New York’tan kalkmıştır. Kıyı kıyı kuzeye tırmanmış, Labrador Yarımadası’nın üstünden koca Atlantik’e açılmış, Grönland ve İzlanda’nın buzlu güney sahillerini yalayıp İrlanda üstünden İngiltere’ye girmiş, sonra Avrupa’yı baştan aşağı kat edip inişe geçmiştir. Belki de hiçbir yolcu, uçağın süzüldüğü gökyüzünün altındaki bu ülkeleri ve yaşamları akıllarının ucundan bile geçirmemiştir.
Gözüm, terminalin tavanından sarkan monitörlere takılır. Bu monitörler, uçuş saatlerini, kalkış ve iniş yerlerini gösterirler. İşte bu uçuş noktalarına bakıp, birçok düş kurarım. O kentleri gözümün önüne getirmeye çalışırım. Bildiğim sokakları, bildiğim mekânları, bildiğim insanları gözümün önüne getiririm.
Sonra en heyecanlı an başlar!.. Koltuğuma oturur, uçağın o küçücük penceresinden etrafı seyretmeye koyulurum. Ama pek fazla bir şey göremem. Uçak pistin başına gelir, motorlar tüm gücüyle çalışır ve fren boşalır... İşte bu an, yaşamımda yüreğimin en ferahladığı andır. Uçak yavaş yavaş havalanır. Önce havaalanının damları görünür. |
|