Rize’den Erzurum’a uzanan bir rotada, Kaçkarların kimi mavi
kimi kara, kimi sakin kimi ürkütücü göllerinin
peşine takıldık.
Gümüş renkli kıpır kıpır dalgalar yalıyordu
küçük kumsalı. Altı kişiydik. Ovit Dağı’nın
gizemli doruklarının eteklerindeki Aksu
Gölü’nün kıyısında gecenin derinliğinde
öylece oturuyorduk. Dağların büyüsünü
bozmaktan korkarcasına sessizce izliyorduk
gölün pırıltılarını. Zirvelerin ardından
dolunay yüzünü gösterdi. Daha bir yakınmışız
hissi veren ay, daha bir yakınmışız hissi
veren samanyolu, önümüzde başka bir gezegenin
parçasıymış gibi uzanan gece mavisi derinliğindeki
göl hepimizin dudaklarını mühürlemişti
adeta. Konuşursak büyü bozulacaktı. Yıldızlar
saçarak yaklaşan küçük dalgalar, ayaklarımızın
dibine kadar gelip usulca yok oluyordu
kumların arasında. Bizi dünyadan koparan,
doğanın saflığına boğan gölün kıyısında
öylece oturuyorduk, sessizce, kıpırdamadan.
Saatler saatleri kovaladı, ay yavaşça
kayboldu başka bir zirvenin ardında. Tepeleri
yalayan kızıllık kuşattı dört bir yanı.