Onlarla birlikte çayımı yudumlayıp peynirle domatese çatal
uzatırken, aşağıda uzanan görüntüye bakıyorum:
Bir ressam gelmiş de boyamış sanki bu mavi
güzeli gölü, ak bulutları, lacivert gökyüzünü,
sarının kahverenginin yeşilin tonlarını
buluşturan tarlaları... “Ah!” diyorum, “Ah
bir de rüzgâr olsaydı da, yamaç paraşütümüz
havalanabilseydi”...
DİZ ÇÖKTÜREN KOKU
Az önce duyduğum kokular hâlâ burnumda.
Paraşütü toplarken üzerine bastığım bir
bitkiden öyle bir koku çıkmıştı ki, çocukluğuma
dönüvermiştim. Yıkanmayı çok seven rahmetli
anneannemin saçlarında da öyle bir koku
olurdu; en çok da beni kucağına aldığında
duyardım. Anneannemin yıkandığı sabun
eminim ki, Anadolu’da bir kasabadaki imalathanede,
bu bitkiden yapılıyordu. Adını bilmediğim
o küçücük bitki, çocukluk merdivenini
çoktan tırmanmış olan beni diz çöktürdü
Kızıldağ’ın zirvesinde. O kokuyu duymak
için eğildim ve birden içimde anılar yağmuru
başladı.
Ama şimdi bırakalım anıları; çünkü yalnızca
gönlüme değil, Kızıldağ Milli Parkı’na
da sonbahar geliyor.