Zamanın acımasızca akıp gidişine eğlenceyle kafa
tutanların kalesidir lunapark.
Eyerli atlar gibiydik. Sırt çantalarımızla yorgun
argın girmiştik fuara. Yığılıp kalmıştık çimlere.
Bir palmiyenin altında yeşil üzüm, beyaz peynir,
sıcak ekmek yemiştik. Ben sırtımı palmiyeye; o,
başını dizlerime dayamıştı. Dinlendik. Neden sonra
duyduk lunapark çığlıklarını. Millet, canını uçurumdan
atıyor ve ardından çığlığındaki kancayla canını
yakalayıp yatışıyordu. Şımaran kuşlar gibiydi lunaparkta
insanlar.
Bu cıvıltı bizi de sardı. Kalktık iki bilet aldık:
‘Kamikaze’ye binecektik. Ceplerimizi çantalarımıza
boşalttık. Çantalarımızı kamikazeciye emanet edip
yerlerimize geçtik. Ceplerimiz bomboştu; kimliklerimiz
yoktu: Ölüme mi gidiyorduk? Kotlarımız ordan burdan
yırtılmış, tişörtlerimiz güneşin hışmına uğramış
ve rengi hemen hemen gitmişti. Solgun güller gibiydik.
Komikti üniformalarımız. Ama bu kamikazeler de komikti.
Zincire vurulmuş bu uçaklarla biz hayatın neresine
dalacaktık ki?