Münir Özkul, sahneye gövdesini olduğu kadar,
duygularını da koymuş bir üstat…
Tiyatroya dair bir durum: Perde açılır, oynarsın,
perde kapanır. Ölümsüzlük sadece bir oyun süresincedir,
ve o süreden sonra tek bir umut vardır; seyircinin
belleğine güvenmek. “Onu sahnede gördüm, devleşmişti”,
“Kimse bu rolü onun gibi oynamadı”... Bu cümleler
ise seyircinin ömrü kadardır, taş çatlasın oğluna
ya da kızına aktarır, sonrası boşluktur. Bu yüzden
tiyatro sancılı işlerden biridir. Aslına bakarsanız,
“durumdu” demek daha doğru; şimdi teknoloji, tiyatroyu
da dondurup sonsuza bırakabiliyor, video, VCD, DVD…
Ama Münir Özkul’un tiyatro oyunculuğu hep görüntünün,
anın hapsedilemediği zamanlardan, fotoğraftan gayri.
Bu yüzden de Münir Özkul denildiğinde, hep o replik
düşüyor akıllara:
“Aktör dediğin nedir ki? Artık kendimiz yoğuz. Seyircilerimiz
de kalmadı. Ama repliklerimiz fısıldaşır durur sabaha
kadar. Gün ağarır, temizleyiciler gelir, replikler
yerlerine kaçışır. Perdeee!”