Ortadoğu’da şairlerin ve filozofların ilham aldığı
bu topraklar, binlerce yıldır insanlık hallerinin
hikâyesini anlatıyor.
Şam’ın sokaklarını arşınlarken, daha ilk andan itibaren
insanı tuhaf bir aşinalık duygusu sarıyor. Uzun
zamandır görüşemediğiniz uzak bir akrabayı ziyarete
gelmiş gibi bir duygu. Size hem yakın, hem de mesafeli
bir ev sahibi. Yüz hatlarında tanıdık çizgiler de
var, bir yabancının ifadesi de. Bu belli belirsiz
aşinalığı, sadece tüm canlılığıyla karşınızda dikilen
Osmanlı mimarî dokusuna, Mimar Sinan’ın eli değmişliğine
bağlamak zor. Yaşadığınız kentle fiziksel/ruhsal
benzerlikleri de dikkat çekici. Tıpkı İstanbul gibi,
sokaklarında rahatça kaybolabileceğiniz büyük ve
girift bir kent burası. Ankara gibi üstgeçitleri
bol bir şehir merkezi. Türkiye’deki bütün kentler
gibi minibüs trafiğinin revaçta olduğu bir ulaşım
sistemi. Antakya ya da Mardin gibi çarşıda dolaşırken
kulağınıza Arapça’nın melodik tınılarının -genizden
çıkan sesler senfonisinin- çalındığı bir diyar.
Dahası dilini bilmeseniz bile insanlarla rahatça
anlaşabileceğiniz ‘Doğulu’ bir mekân.