Baharın çiçeklerini takmasıyla kocaman bir masal bahçesine dönüşen Prag'a teslim olmaktan başka çare yok.
Prag'a gitmeden önce doğrusu uzun uzun düşündüm. Bavuluma ne koysaydım? Ortaçağdan beri dünyanın en güzel kentlerinden biri olan bu masal ülkesinde gezip tozmak için ayağıma en çok Külkedisi'nin kristal pabuçları yakışırdı herhalde. Yoksa, Çizmeli Kedi'nin sihirli çizmelerini mi ödünç alsaydım? Aslında, bu ikincisi daha çok işe yarardı. Kenti ikiye bölen Vltava Nehri'ni bir adımda aşıp, Eski Şehir'den Küçük Mahalle'ye hop diye geçer, hızımı alamayıp oradan Prag Kalesi'ne atlar, gün batımında kenti tepeden seyrederdim. Tabii sonunda gerçekçi davranıp emektar yürüyüş ayakkabılarımda karar kıldım. Bir yerlerde okumuştum, “Bir kentin kalbine giden yol, sokaklarında kaybolmaktan geçer” diyordu. Ben yine de yanıma haritamı aldım!