 |
Sonsuzluğu ve gerçek bir yolculuk hayalini, hangi imge bir deniz resminden daha iyi anlatabilir ki... Hele, dalgaların saçtığı köpüklerin arasında bir kuğu zarafetiyle ilerleyen tekneyi, o mavi karanlığın içine yerleştirdiğinizde...
Üç tarafı denizlerle çevrili bir coğrafyada yaşamasına rağmen denizciliğe oldukça geç ısınan bir toplumun evlatları olarak, deniz imgesinin ve gemi portreciliğinin Türk resim geleneğinde bir hayli yeni olmasını yadırgamamalı. Bizans mozaiklerinde, Yunan terra cota’larında ve Mısır papirüslerinde görülen gemi tasvirleri, asıl gelişimini yağlıboya resim sanatının 16. yüzyıldan sonra Avrupa’da gösterdiği olağanüstü ilerlemeyle kaydetti. Fotoğrafın yokluğunda, neredeyse bir tıpkıbasımı hedefleyen yağlıboyalar, çizilen nesneye sonuna kadar bağlı kalmaları dolayısıyla önemli bir belgesel nitelik taşıdılar. 18. ve 19. yüzyıllarda gemi portreciliği, resim sanatı içinde kendi başına bir disiplin haline gelmişti bile.
Osmanlı döneminde, çok kısıtlı ve stilize minyatür sanatı dışında bir resim geleneğimizin olmayışı, diğer birçok temanın yanı sıra, dönemin gemilerinin tasvirlerinin de |
|