Paris, geniş bulvarlarıyla uzun, dar
sokaklarını bir uçtan bir uca kat ederek,
eski taş köprülerin altından süzülüp
geçerek yaşanır.
Paris deyince
otuz yıldır oturduğum kent gelmiyor aklıma,
hayır. Güzel Helen’i kaçırdığı için Troya
Savaşı’na yol açan yakışıklı delikanlıyı
düşünüyorum. Homeros’un ölümsüzleştirdiği
Paris, gerçekten yaşadı mı bilmiyoruz,
ama Roma devrinde Seine nehrinin tam ortasındaki
adada Parisii’lerin yaşadığı kesin. Yalnızca
Fransa’nın başkenti değil; dünyanın en
güzel kentlerinden biri olan Paris’in bu
kabilenin adından geldiğini öne sürüyor
tarihçiler. Yine de, Paris'in hamurunda
çekici, güzel bir kadın gövdesinden izler
var bana kalırsa. Yoksa iklimi böylesine
yumuşak, yapıları bu denli uyumlu, Seine
nehrinin suladığı toprağı bunca verimli
olmazdı. ‘Boğazkesen’ adlı kitabımda İstanbul
için yazmıştım, aynı şeyi Paris için
de tekrarlayabilirim: "Kentin harcına
bir kadın gövdesi karıştığından iklimi
yumuşak, suyu saydam, güneşi göz kamaştırıcı,
ırmağı yeşildir. Özlemi ateşten daha
yakıcıdır, vuslatı en derin uykudan daha
tatlı. Ve yokluğu paslı bir hançer gibi
saplanır gövdeye."