Kar yağıyor. Kışın hükümdarlığı başladı. Radyoda yol haberlerini dinliyorum. Bolu Dağı’nda zincirsiz araçların geçişine izin verilmediğini söylüyor spiker. Orada, lapa lapa kar yağarken arabamı yol üzerinde bulunan, sayısını belki de hiç kimsenin bilmediği lokantalardan birinin önüne çektiğimi düşlüyorum. Sonra beyaz adımlarla inip yeni demlenmiş bir bardak çay içtiğimi.
İstanbul ile Ankara’yı birbirine bağlayan ve Türkiye ulaşımının can damarlarından biri olan karayolunun neredeyse tam ortasında Bolu Dağı. Kimi zaman sislerle, kazalarla, dumanı tüten ‘kendin pişir kendin ye’cilerle anımsanan bir mola yeri. Ama gerçek gezginler için, dört mevsimi dört ayrı güzellik kraliçesi olarak karşılayan Bolu’nun yüreği de aynı zamanda. Doğa, her mevsimde farklı düşler görüyor bu coğrafyada. Şimdiyse kar yağıyor. Biliyorum, Göynük’te, tepede beyaz bir gelinlik giymiş gibi duran Saat Kulesi sessizce izliyor kırmızısı ak pak olan damları. Seben’de yayla evleri yavaş yavaş kristal bir örtünün altında sessizce kayboluyor. Kıbrısçık’ta dedeler torunlarına kızak yapıp uyandıklarında görüp sevinsinler diye usulca başuçlarına bırakıyor. Bolu’da kar, bütün harfleri