YÜKLENİYOR ...

























Denize sığınmak
2003 / EYLÜL

Dünyanın en güzel kentlerini sınıflamak gerekseydi eğer, en genel ölçütlerden biri şu olurdu herhalde: Cazibesini insan eliyle kazananlar, güzelliğini doğaya borçlu olanlar ya da her iki özelliği birden taşıma bahtına sahip olanlar. İstanbul, en kestirme yoldan ikinci sınıfa sokulabilecek kentlerden. İçinden geçen medeniyetlerin ona tek tek emek vermesi, kentin hepsinden bir şeyler biriktirmiş olması bu savı doğruluyor. Megaralılar 2700 yıl önce yerleşmek için bu toprak parçasını hangi gerekçeyle tercih ettiyse, biz de bugün aşağı yukarı aynı gerekçelerle ona bağlılık duymaya devam ediyoruz. Tarih içindeki uzun yolculuğunun bu son dönemecinde, dünyanın en güzel kentlerinden biri olmaktan çıkmadıysa, bunu sakinlerinden ziyade doğa vergisi güzelliğine, binlerce yıldır çok fazla değişmeyen coğrafyasına borçlu. Bir bakıma, tabiatla beşeriyetin ezeli çatışmasının metropol boyutuna ulaşmış halidir İstanbul.

Sayfa 1/6


























Denize sığınmak
2003 / EYLÜL

Savunma konumunda olan doğanın elinde, neyse ki büyük kozlar var: Yalnızca Doğu ile Batıyı ve iki kıtayı değil, iki denizi de birbirine bağlayan dillere destan Boğaz'ıyla, bu destansı güzelliği katmerleştiren Altın Boynuz'uyla, adaları, tepeleri ve bir kentin kimliğini tamamlayan bir başka doğal unsurun, iklimin armağanı olan o berrak gök kubbesiyle 'medeniyet'in kolayca teslim alamayacağı bir tabiat kalesi. Surları kıyıdan, burçları tepeden mürekkep bu kalenin dışı kara, içi deniz... Çağlar boyu kılıktan kılığa giren kara cephesi habire yeni silahlar ediniyor, karşısında ise şairin dediği gibi, "Deniz var deniz, onu kim tüketebilir!" Karadan kuşatıldıkça denize sığınan, direnişini oradan sürdüren bir doğa parçası, İstanbul. Bütün bir kent imgesinin Boğaz'la eşdeğer olduğu çağlar geride kaldı gerçi. Yine de, bu cefalı kent yüzünü hiçbir zaman Boğaz'dan çevirmemiş, onun yörüngesinden çıkmamış. İstanbul'un kentleşme serüveni hep bu eksene göre biçimlenmiş, 'Boğaz manzarası' deyişi kentin sözlüğüne altın harflerle kazılmış.

Sayfa 2/6


























Denize sığınmak
2003 / EYLÜL

İstanbullunun gündelik yaşamında da denizin değilse bile, kıyıların hükmü sürüyor. Boğaz'ı aşmak eskiden olduğu gibi, bugün de en temel meselemiz. Giderek artan 'karşıya geçme' ihtiyacı, aradaki denizi bir ulaşım engeli haline getiriyor. Çünkü, aslolan denizi aşmak; bir kara parçasından ötekine en kısa sürede ayak basmaktır. Ah bir de, ömründe bir kez olsun denizi aşıp karşıya geçmemiş divan şairi Cevri Çelebi gibi, bu işi ayağımızı yerden kesmeden yapabilsek! Oysa, bu kentin bize en hoş göründüğü anlardan biri de karşıdan karşıya geçtiğimiz zaman dilimindedir; vapurda martılar eşliğinde doyasıya seyrettiğimiz ya da köprüden hızla geçerken yakalamaya çalıştığımız enstantanelerde, hem bir kalemde kıta değiştiriyor olmanın, hem de arada bir yerde (Doğu ile Batı, Asya ile Avrupa, kara ile deniz, ev ile iş arasında) asılı kalmanın büyüsü vardır. Bir de bunların hepsine birden; köprüye, vapurlara, yük gemilerine, iskelelere ve yalılara tepeden bakmanın büyüsünü varın siz düşünün!

Sayfa 3/6


























Denize sığınmak
2003 / EYLÜL

Bu sayfalara eşlik eden fotoğraflar bu duygunun yanı sıra, denizin hâlâ her şeye ne denli hâkim olduğunu da gösteriyor. Bizi bu kente bağlayan hemen her şeyde onun parmağı var, ondan uzaklaştığımız ölçüde şehirden de bir o kadar uzak hissediyoruz. Kâğıt üstünde karanın mülkiyetinde olan kıyılar bile, bizi denize doğru çekmeye, denizin güdümüne sokmaya çabalıyor habire. Mehmet Ergüven bir yazısında, kıyı çizgisinde denizin kara karşısındaki üstünlüğüne değinir: "Kıyı, görünürde deniz ile toprağın eşit ölçüde paylaştıkları sınır hattı olmasına karşın, deniz tek taraflı el koymuştur buraya; sahilde denizi seyretmek, gittiğiniz yerin oraya ait olmasıyla noktalanır. Deniz sahilde 'bakış'ı mülkiyetine geçirir." Gerçekten de sahile denizi görmek için iner, karayı arkamıza alırız. Bir sahil kahvesinde 'manzara'ya sırtı dönük oturmayı kim ister? Denizden karayı seyrederken bile aldığımız keyfin içinde esas olarak denizle bir olma duygusu vardır.

Sayfa 4/6


























Denize sığınmak
2003 / EYLÜL

Boğaziçi, bütün beşeri faaliyetlere rağmen heybetli güzelliğini, karşı konulmaz cazibesini korumayı bildi. Öyle ki, aslen Çanakkale Boğazı'na ait bir efsaneyi, Hero ile Leandros'un ölümsüz aşkını kendine mal edip Kız Kulesi'yle özdeşleştirecek kadar sakınmasız ve kibirli bir çekim merkezi olageldi. Bu yüzden, İstanbul'a yolu düşmüş bütün seyyahların izlenim yazılarında, başrolü Boğaz'a vermeleri anlaşılır bir şeydir. Asıl şaşırtıcı olan, metropolün sınırları genişledikçe, haritadaki yeri görece küçülen Boğaz'a dönük ilginin azalmayıp daha da artması, hatta giderek sadece oraya odaklanması.

Demek ki İstanbul, Boğaz’a borçlu olduğu güzelliğinde daha uzun süre ayak diretecek. Kısa bir süre önce yitirdiğimiz Çelik Gülersoy, İstanbul üzerine söz almadan önce şehre kuşbakışı bir noktadan bakmak gerektiğini söylemişti.

Sayfa 5/6


























Denize sığınmak
2003 / EYLÜL

Gerçi daha çok tarihsel bir panoramayı kastediyordu, ama dilerseniz bunu vasiyet sayabilir ve bulabildiğiniz en yüksek noktadan bu şehr-i İstanbul’a bir defa bakmak suretiyle ne demek istediğini çıkarabilirsiniz. O halde, yeni bir şey söylemekten aciz bu naçizane yazıyı onun anısına adayalım ve Melih Cevdet Anday’ın ‘Teknenin Ölümü’ şiirindeki dizeleriyle bitirelim: “Kıyıdan kesilmiş sularda / Kara hem yakındı şimdi, hem çok uzak / Bir yan yanaydım onunla, bir yalnız.”


* Necati Sönmez, yazar.

Sayfa 6/6
































Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı