YÜKLENİYOR ...

























Emin liman Burgazada
2003 / AĞUSTOS

'Onaltıncı yüzyılda, ressamın biri ne zaman bir dünya haritası çizecek olsa, karısı hemen "Sevgilim, şuracığa da bir ada koyuver, yalnız benim olsun!" dermiş. Ressam da bu isteği uysallıkla yerine getirirmiş.' diye yazıyor Akşit Göktürk, 'Ada' adlı kitabında. Dünyanın gizemini, bilinmezliğini koruduğu bir yüzyılda yaşayan İspanyol ressam, sinyoranın gül hatırını kırmak istememiş anlaşılan. Hem de 'ne zararı var' diye düşünmüş olacak. Öyle ya, engin mavilikler içine kondurulmuş bir noktacık: Ten üstünde çil tanesi! Tabii bu hayali adayı haritada görüp de ulaşmak isteyen denizcilerin vay haline. Denizcileri bu 'mutluluk' arayışıyla başbaşa bırakan İspanyol ressama sakın ola kızmayın: Çünkü, ada sevgiliye sunulan hediye, sonsuz bir mutluluk vaadi, bir ütopya. Hayal gücünü uyandıran bir imge: Kendine ait bir ada... Kumsalı döven, turkuvaz denizin ortasında. Çılgın kalabalıktan uzakta, dirlik, düzenlik, refah içinde mutlu bir nokta.

Sayfa 1/6






























Emin liman Burgazada
2003 / AĞUSTOS

"...Bir kulübe yapacağım çamurdan çalı çırpıdan / Dokuz sıra fasulyem bir de bal peteğim olacak / Tek başıma yaşayacağım arı uğultuları arasında." Böyle diyor şair Y. B. Yeats, 'Göl Adası Innisfree' adlı şiirinde. Ama, çağımızda Robinsonculuk oynamak pek de uygun düşmüyor. O her gün yaşadığımız karmaşa, o balta girmemiş orman bizi evcilleştiriyor ve... Önce, ada okyanusun, öyle huyu suyu bilinmez denizlerin ortasında, bir başına olmasın diyor insan. Sonra, kendi adasını çeke çeke bildik, ılıman iklimli denizlere taşıyor. Civarında da komşuculuk oynayacak başka adalar olsun istiyor; özgürlük, mutluluk vaadi yine kendi oturduğumuz kentle sınırlı kalıyor. İşte, düşlerdeki o 'emin liman', Burgazada... Marmara'nın, İstanbul'un kıyısında. Hem adı, hem konumu verilen tarife tıpatıp uyuyor: İlkçağlarda, gemilerin sığındığı 'emin liman' anlamına gelen 'Panormos' denilmiş ona. Çünkü, doğusundaki Heybeliada (Halki) ile arasında genişliği ancak 600-700 metreye varan, sığ bir kanal var.

Sayfa 2/6

































Emin liman Burgazada
2003 / AĞUSTOS

Gece ortalık kararınca da uzaktan göz kırpan yıldızlar ve dalgaların sesiyle başbaşa kalmıyor insan. Komşu adaların, komşu ışıkları parıldıyor. Kınalıada, Burgazada, Kaşıkadası, Heybeliada, Büyükada ve Sedefadası ile birlikte üç küçük, suskun adacık birbirini hiç yalnız bırakmıyor. Hepsi bir olup İstanbul'un 'Adalar ilçesi'ni oluşturuyor. Ada vapuru, ana karadan ayrılırken her zaman mutluluk duyar ya insan... Denize bakan tahta sıranın üstüne rahatça yerleşip kitabınızı açarsınız. Sanki dünya geride kalır, taşıdığınız onca yükle. Adaya gitmek özgürlüktür, kaçıştır. Ama, İstanbul'a Konstantinopolis denilen günlerde adaya gitseydik böyle düşünmeyecektik elbet. Ulaşımı güç, kaçmanın adeta imkânsız olduğu adalar, o günlerde prenslerin, imparatorların çile çektiği bir sürgün yeriymiş. 'Prens Adaları' ismi de Bizans'tan kalma. İstanbul'dan kalkan vapurların ikinci durağı, Burgaz; küçük bir Rum balıkçı köyü olduğu günlerdeki adıyla Antigoni.

Sayfa 3/6

































Emin liman Burgazada
2003 / AĞUSTOS

1846'da Adalar'a vapur işlemeye başladığında bile bağlık, bahçelik küçük bir köy görünümünde. Birkaç ahşap köşkü ve yalıları var. Bu kendi halinde, içine kapanık beldenin gelişmesi 1950'lere denk düşüyor. Yeşillik yamaçlarına şık villalar inşa ediliyor, eski ahşap evler ve köşkler restore ediliyor, sokak aralarına modern apartmanlar yapılıyor. Dernekler, kulüpler bu dönemde kuruluyor. Pek çok lüks kotra bu dönemde ziyaret etmeye başlıyor kıyılarını. İskelede vapurdan iner inmez Grek sütun başlıklarıyla büyük beyaz bir bina, eski Antigoni Oteli karşılıyor sizi. Önceden tamamen ahşap bir yapı iken betonarme olarak yeniden inşa edilmiş. Hemen arkasındaki çamlarla süslü tepeye doğru bakıldığında Ayios İoannes Prodromos Kilisesi'nin muhteşem kubbesi çarpıyor göze.

Sayfa 4/6

































Emin liman Burgazada
2003 / AĞUSTOS

Daha yukarılarda yeşillikler içindeki Hristos Tepe ve Bizans döneminden kalma Hristos Manastırı ve Kilisesi var. Adanın eni de boyu da 2 kilometre civarında. Her yer küçük bir yürüyüş mesafesinde yani. Gün ortası olmasına rağmen adada sessizlik hâkim, kuşların cıvıltılarını, martılarla kargaları saymazsak. Yaşlı bir adam evinin kıyıcığında huzurla kahvesini yudumluyor, ağır ağır. Daracık sokaklar eserlerinde adaları, özellikle de Burgazada'yı, denizi, insanları, balıkları, toprağı ve hatta kokuları anlatan Sait Faik'in bir zamanlar evi olan müzeye varıyor. Beyaz badanalı ahşap müzenin kapıları ziyaretçilerine açık. Kendi haline bırakılmış, alçakgönüllü bahçe pembe zakkumların, sardunyaların, ortancaların renk cümbüşüne bulanmış. Dut ağacı dallarını yere doğru uzatmış, gelenlerin olgun, sulu meyvelerini tatması için. Tahta döşemeleri gıcırdayan odalarda, bir sanatçının dünyasını incitmekten, dinginliği bozmaktan korkarcasına yürüyoruz.

Sayfa 5/6

































Emin liman Burgazada
2003 / AĞUSTOS

Her şey öyle zevkli ve kırılgan. Balkonun kapısı açık. Sakız sardunyaları daha yeni sulanmış. Karşıda yemyeşil bir ada; Kaşıkadası. İşte, bu balkonda oturmak lazım diyor insan; kitap okumak, sohbet etmek, çay içmek ya da düşlere dalmak... Yaşasaydı, belki o da bizim gibi Kalpazankaya'ya doğru yürürdü, güneş altında. Denize girmeye giderdi Yassı ve Sivriada'ya bakan kayalıkların oraya, bir ihtimal. Yunuslarla, balıkçılarla, fistanları rüzgârda uçuşan Rum kızlarıyla yarenlik edip bir sigara içerdi belki de. Yanından hiç ayrılmayan köpeğinden tanırdık onu: "İşte" derdik, "Sait'miş o".


* EMEL ÇELEBİ

Sayfa 6/6
 




































Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı