YÜKLENİYOR ...

























Eski İstanbul’da kayık ve gemiler
2003 / AĞUSTOS

Doğu ile Batı'nın kavşağı İstanbul, Roma ve Bizans'ın olduğu gibi bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'nun da efsanevi başkentiydi. Berrak sularında gümüş pullu balıkların oynaştığı denizler kenti adeta kuşatıyor, ta içine kadar sokularak iklimini yumuşatıyor, nice kültürleri buluşturup insanlarını 'Akdenizli' kılıyordu. Kuzeyinde Karadeniz, güneyinde Marmara Denizi, Asya ile Avrupa'yı birleştiren Boğaziçi ve doğal bir iç liman olan Haliç, doğal güzellikleri ve sağladıkları ticari konum ile İstanbul'u dünyanın sayılı kentlerinden biri yapıyordu. Deniz ulaşımı o günlerde de İstanbul için çok önemliydi. 17. yüzyılda ticaret gemilerinin sayısı 2600'a ulaşmıştı. Sultan II. Mahmud devrinde (1828) ise ilk buharlı gemi gelene kadar deniz ulaşımı, kürekli ya da yelkenli gemilerle sağlanıyordu. Ayrıca, Osmanlı Donanması ve ticaret gemileri de İstanbul'da bulunuyordu. Bu bakımdan İstanbul sularında bir tekne kalabalığı vardı. Yabancı ressamların eserlerinde, eski İstanbul panoramalarında bu çok çarpıcıdır.

Sayfa 1/6



































Eski İstanbul’da kayık ve gemiler
2003 / AĞUSTOS

Hele Melling'in (19. yüzyıl başı) resimlerindeki ince uzun, çok kürekli, zarif, saraylı ve varlıklı insanlara ait kayıkların Boğaziçi'ne şiirsel bir güzellik kattığı görülür. İstanbul'un, Boğaziçi sahillerinin süsü, mücevherleri olan bu kayıkların birkaç türü vardı: Pereme, piyade, pazar kayığı ve saraya özgü olan saltanat kayıkları. Pereme kıyıdan kıyıya geçerken halkın en çok bindiği kayıklardı. Genellikle çifte kürekli olan bu ağır kayıklar az kişi alırdı. Bunlar İstanbul'un uzak yerlerine, örneğin Adalar'a, Boğaziçi'nin Karadeniz'e yakın köylerine, Kavaklar, Beykoz ve Sarıyer gibi yerlere pek gidemezdi. Çok daha uzak yerlere ise yelkenli mavnalarla gidilirdi. Hızla yol alan piyade denilen tür ise çok hafif ve ince uzundu. Varlıklı kimseler daha çok bunlara biner, bazen yabancı elçi ve saraylıların da piyadeleri tercih ettiği görülürdü. Bir de pazar kayıkları vardı. Bunlar toplu taşıma kayıklarıydı. 13 metre uzunluğunda, 2.5 metre genişliğinde, dalgalara karşı önü ve arkası kalkık, ağır kayıklardı. Üç veya dört çift kürekli olan pazar kayıkları 50-60 yolcu alabilirdi.

Sayfa 2/6
































Eski İstanbul’da kayık ve gemiler
2003 / AĞUSTOS

Esnafın sattığı mallar, çeşitli yükler de bunlarla taşınırdı. Kayığın baş tarafına erkek yolcular, arka tarafına da kadın yolcular otururdu. Kadınlar iskeleden kayığa binerken kayıkçılar yardım için ellerinden tutmaz, kadınlar kayıkçının omzuna hafifçe tutunarak binerdi. Bazen saz takımı ve şarkıcılar bir pazar kayığı tutar, onlar mesleklerini icra ederken, çevrelerini saran kayıklarda oturanlar da bu muhteşem konseri dinleme şansına sahip olurdu. Özellikle mehtaplı gecelerde bu müzik dinletileri gecenin ileri saatlerine kadar sürerdi. Saltanat kayıkları ise gerçek birer sanat eseriydi. Arkasında bir köşkü bulunan, 30-32 metrelik bu kayıkların bazılarının 16 çift küreği vardı. Kimi perdeli bu köşklerin içi sedef, kaplumbağa kabuğu, fildişi ve abanoz ile kaplı, turkuvaz taşlarıyla bezeliydi. Altın kabartma süslerle kaplı uzun ve sivri burunlarının üstünde kuş ya da kanat açmış bir kartal tasviri bulunurdu. Saltanat kayıkları Beşiktaş'taki Deniz Müzesi'nde görülebilir.

Sayfa 3/6
































Eski İstanbul’da kayık ve gemiler
2003 / AĞUSTOS

40 metre boyunda, 5.9 metre eninde, her birini üç kişinin çektiği 24 çift küreği ve 144 kürekçi kapasitesi ile çok hızlı bir teknedir. Köşkü ise bir sanat şaheseridir. İstanbul'da kayıkçılık belirli kurallar çerçevesinde yürütülen bir meslekti. Özenle seçilen, kefil göstermeleri gereken kayıkçılar üzerinde sıkı bir denetim vardı. İstanbul'a gelen yabancılar, disiplinli, kibar tavırlı ve tertemiz giysili kayıkçıların seçkin kişiler olduğunu hemen fark ederdi. Her kayık bir iskeleye bağlıydı. Yolcu indirme-bindirme bu iskeleden yapılırdı. 16. yüzyılda İstanbul'da 21 iskele bulunuyordu. Yolcudan alınacak ücret, iki iskele arasındaki mesafe ve kayığın kürek sayısına göre saptanırdı. 17. yüzyılın en önemli tanığı Evliya Çelebi, İstanbul'da 8 bin kayıkçı ve 4614 kayığın bulunduğunu yazar. Deniz kuvvetlerinin, donanmanın önemi ise daha çok Sultan I. Bayezid devrinde anlaşıldı ve ilk düzenli tersane Gelibolu'da kuruldu. Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u aldıktan iki yıl sonra Haliç'in kuzey sahilinde, Aynalı Kavak ve Kasımpaşa'da, birkaç gözlü bir tersane yaptırmıştı.

Sayfa 4/6
































Eski İstanbul’da kayık ve gemiler
2003 / AĞUSTOS

Sultan I. Süleyman (Kanuni) zamanında tersane daha da büyütülerek, 200 gözlü hale getirildi. Osmanlı tarihinin en büyük denizcisi Barbaros Hayreddin Paşa, Kanuni Sultan Süleyman'ın çağdaşıydı. Barbaros 1534'te Kaptan-ı Derya olunca, Tunus ve Cezayir'den gemi yapımında deneyimli, çok nitelikli usta ve işçiler getirtti. Bu ustalar gemi yapımında Avrupa'nın Venedik gibi denizci uluslarının gemilerini örnek olarak alıyorlardı. Donanmada iki tür savaş gemisi vardı: Yelkenli ve çekdiriler. Çekdiri adını alan tür, kürek ve yelkenle hareket ederdi. Bunların 25 değişik türü vardı. En önemlisi olan kadırgaların 49-50 çift küreği olur, her küreği beşer kişi çekerdi. Kadırga türündeki baştardenin ise 72 çift küreği bulunur, her küreği yedi kişi çekerdi. Bunlar çok uzun, ensiz, neredeyse su seviyesinde, çok alçak gemilerdi. Yaklaşık 12 türü olan yelkenliler ise iki ya da üç direkliydi. Ambar denilen iki ya da üç katı olan kalyonlar en büyükleriydi. Her katında top bulunan üç ambarlılarda toplam 80-110 top yer alırdı.

Sayfa 5/6































Eski İstanbul’da kayık ve gemiler
2003 / AĞUSTOS

Gerek korsanlara gerekse yabancı devletlere karşı sahilleri koruyan donanma her yıl ilkbaharda denize açılır, kış basınca da geri dönerdi. Donanma denize açılırken törenler yapılır, bu törenler halk açısından eğlenceli bir seyirlik oluştururdu. Önde yelken açmış kalyonlar, mavnalar, geride kürekli gemiler, özellikle kadırgalar gelirdi. Top atışları yapılır, Kaptan-ı Derya halkı selamlar, donanma dönüşünde de gene top atışlarıyla İstanbul'a girer, tersanenin önünde demirlerdi.

* Prof Dr. Metin And, Türkiye Bilimler Akademisi Üyesi.

Sayfa 6/6


































Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı