YÜKLENİYOR ...

























Terkos Gölü’nde bir gün
2003 / TEMMUZ

Yaz sıcağının iyiden iyiye bastırdığı şu günlerde, başka denizlere, başka kıyılara, kısacası tatile gidemeyen İstanbullular olarak su kıyısına, Terkos Gölü'ne gitme isteği duymamıza pek de şaşmamak gerek. 1874'ten beri Terkos Gölü'nden gelen suyu içen ve kullanan İstanbul halkı için 'Terkos' adı 'su' ile özdeşleşmişti. Öyle ki İstanbullular suya Terkos diyorlardı. Gölün çok uzun bir zaman Türkiye'deki en büyük şehir suyu kaynağı olması nedeniyle Terkos adı, Türkçe'de de temiz çeşme suyu ya da musluk suyu anlamında kullanılıyordu. Yeni barajlar yapılıp, İstanbul halkının su ihtiyacı büyük ölçüde Terkos dışından sağlandığında bile bu alışkanlık uzun süre devam etti. İstanbul'un 40 kilometre kuzeybatısında yer alan göl, günübirlik ya da haftasonu gezileri için ideal. Biz de kentte sıkışıp kalan sıcağı geride bırakıp doğanın yeşiline, mavisine sığınmak için düştük yollara... Hedefimiz, Terkos Gölü'nün kenarında bulunan Balaban köyü. İkinci Köprü, Bahçeşehir derken Hadımköy çıkışındayız. İstanbul'dan çıkalı daha bir saat olmadan farklı bir dünyaya ayak bastık.

Sayfa 1/5































Terkos Gölü’nde bir gün
2003 / TEMMUZ

Doğa, Balaban köyü girişinden itibaren çiçek, ot, ağaç, yaprak ve meyve kokusu yüklü taptaze havasıyla karşıladı bizi. Yolun her iki tarafı kır çiçekleriyle bezeli bir düşler tarlası sanki. Kimi evler ekin tarlaları ve meyve vermiş ağaçlar arasında kaybolup gitmiş. Doğa büyük bir sanatçı olduğunu ispat etmek için bu köyü seçmiş sanki. Hiç duraksamadan sahile inip Terkos Gölü'nden gelen rüzgârı, doğanın serin nefesini doya doya içimize çekiyoruz. Az ötede bir sandal. Yalnızlığıyla hüznü anlatıyor. Yüzölçümü 25 kilometrekare olan Terkos Gölü'nün en derin yeri on bir metre. Karadeniz ile arasında 100-150 metrelik kumulların bulunduğu gölün etrafı sazlıklarla çevrili. Burası balaban, küçük balaban, alaca balıkçıl, erguvani balıkçıl, gece balıkçılı, kocagöz, akkanatlı sumru, saz delicesi, leylek, pelikan, sakarmeke, çeşitli ördek ve kaz türlerinin de yurdu. Motorlu tekne ile gezilmesine izin verilmeyen gölde, olta ve ağ ile balıkçılık yapılıyor. Balık takımınızı getirdiyseniz, şansınıza sudak, yayın, alabalık, çapak, sazan, turna, kızılkanat, karagöz ya da kadifebalığı çıkabilir.

Sayfa 2/5






























Terkos Gölü’nde bir gün
2003 / TEMMUZ

Piknik çantanız da yanınızdaysa, doğanın kucağında keyifli bir öğle yemeği yeme şansınız var. Bize gelince, evden çıkarken çantalarımızı sandviç ve meyvelerle tıka basa doldurduk. Çünkü, amacımız orman içi patikaları takip ederek sıkı bir yürüyüş yapmak. Köye girmeden önce kayıkhanelerin bulunduğu sahile iniyoruz. Önce bir sincap geçiyor önümüzden. Bizi fark edince hızla bir ağaca tırmanıyor ve yok oluyor yeşil yaprakların arasında. Sahilde bizi bir balıkçı karşılıyor. 78 yaşında. Konuşkan mı konuşkan. On dakikada hem ailesini, hem de köyün tüm öyküsünü anlatıyor. Köyü Bulgaristan göçmenleri kurmuş. Ailesi tam 200 yıldır bu köyde yaşıyor. Konuşurken yüzünden neşe akıyor sanki. Aynı neşeyi köy kahvesindeki insanların yüzünde de görüyoruz. Az oranda balıkçılık ve tarım yapılıyor köyde. Ana geçim kaynakları ise hayvancılık. Su havzası yakınında olduğu için öyle her önüne gelen arsa alıp ev yapamıyor burada. Orman içinde yürüyeceğimiz yol, toplam on iki kilometre. Çok güzel bir yürüyüş parkuru burası. Orman içine doğru ilerledikçe yaban hayatı varlığını göstermeye başlıyor.

Sayfa 3/5






























Terkos Gölü’nde bir gün
2003 / TEMMUZ

Önce birkaç yavru çakal ağlaması duyuyoruz molamız sırasında, sonra kuşların kanat çırpışını. Bir tırtıl kozası çarpıyor gözümüze. Kimi çıkmaya başlamış kozadan, kimi de çıkmak için yoğun bir çaba sarf ediyor. Kozanın hemen yanında bir kelebek. Rengârenk bezenmiş. Her renk diğerine nazire yaparcasına parıldıyor güneşte. Koca gövdeli bir ağacın yanından inen bir patikaya dalıyoruz. Patika uzun süredir kullanılmadığı için dikenlerle kaplı. Her tarafımızı çizdire çizdire iniyoruz aşağı doğru. Yolumuz yer yer bataklıklar tarafından kesiliyor. Ama, inat ettik sahile kadar ineceğiz. Patikaları takip ederek, kimi zaman çamura bata çıka sahile inmeyi başarıyoruz. Bir su yılanı süzülüyor gölde. Kafasını kaldırıp bize bakıyor. Sonra süzülerek sazlıkların arasında kayboluyor. Aynı yoldan geri dönmek çok yorucu geldiğinden, başka bir orman yolundan yukarı doğru çıkmaya başlıyoruz. Sıcak, zaten yorgun olan vücutlarımızı biraz daha halsiz bırakıyor. Birden örümcek ağına yakalanmış koskoca bir pervane çarpıyor gözümüze. Çırpınıp duruyor. Av ve avcı arasında müthiş bir mücadele var.

Sayfa 4/5






























Terkos Gölü’nde bir gün
2003 / TEMMUZ

Her şey birkaç saniyeye bağlı. Pervane çırpınarak ağdan kurtulmaya çalışırken, örümcek de ağını güçlendirmeye çalışıyor. Ağın üstüne tırmanarak bir ilmek atıyor, sonra en aşağı inerek aynı işlemi orada da gerçekleştiriyor. Ama boşuna, pervane sonunda kanadını kurtarıyor. Örümcek bu kez ağını onarmak için çalışmaya başlıyor. Yaşam devam ediyor... İstanbul'un bu kadar yakınında, hatta kent içinde bile doğanın kusursuz döngüsü hüküm sürüyor. Nerede bir avuç yeşillik varsa, orada mikro bir yaşam savaşı var. Evimizde kalsaydık eğer; geç saatte uyanacak, kahvaltıdan sonra da sıcaktan kaçmak için dışarı çıkmayıp televizyon seyredecektik. Oysa, kısa bir gün içine o kadar çok şey sığdırdık ki, dönerken yaşadıklarımız bir hayal miydi diye düşünmeden edemedim.

* Yıldırım Güngör, jeolog.

Sayfa 5/5




























Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı