YÜKLENİYOR ...

























Boğaziçi’ne sevdalı Küçüksu Kasrı
2003 / HAZİRAN

İstanbul'a efsanevi bir güzellik kazandıran Boğaziçi, gizli saklı koyları, akıp giden kıyıları ve bitmez sürprizleri ile her yaştan sevdalılarına sonsuz bir davet sunar. Boğaziçi müdavimleri de bu karşı konulmaz çağrıya onun için yazdıkları şiirler, besteler, kıyılarına kondurdukları konaklar, bahçeler, çeşit çeşit mezelerin süslediği sofralar, şenlikler ve elbette en güzel anılar ve sevda öyküleri ile karşılık verdiler çağlar boyu. Boğaziçili olmak ya da Boğaziçi'ne gitmek şehrin bir başka köşesinde yaşamaktan çok farklı bir anlam taşımıştır her zaman. Doğa ile insanın bu bitmez raksı, kendine özgü bir kültür ve yaşam biçimi doğurmuş, Boğaziçililik kimliği sunmuştur sakinlerine. Bu ayrıcalığın yansımaları belki de en önce mimaride kendini göstermiş ve Boğaziçi'nin doğası kadar alımlı yalılar, saraylar, köşkler, kasırlarla süslenmiştir kıyılar, yeşil yamaçlar. Boğaziçi mekânlarını bu denli 'insancıl' ve 'sıcak' kılan unsur ise içlerinde kuruldukları eşsiz doğayla tam bir ahenk içinde olmalarıdır kuşkusuz. Ahşap ve taş mimarinin en güzel örneklerinin birbiriyle yarıştığı Boğaz kıyıları ve sırtları,

Sayfa 1/5






























Boğaziçi’ne sevdalı Küçüksu Kasrı
2003 / HAZİRAN

doğa ve insanın el ele verdiğinde ortaya çıkan sevinci tüm dünyaya duyurmak ister gibidir. Ve elbette müzik... Hoş nağmeler hiç eksik olmadı Boğaziçi'nden. Özellikle mehtaplı gecelerde çıkılan ve hazırlıkları günler öncesinden başlayan kayık sefalarında müzik bir ritüele dönüşürdü. Boğaziçi'nin doğal senfonisinden ilham alan besteciler de bu gecelerde en seçkin sazendelerin eşliğinde şarkılarını seslendirirdi. Boğaziçi coşkusundan söz edince meşhur mesirelerden bahsetmemek olmaz. Zira Boğaz'da mesireye gitmek, sıradan bir 'hava alma'nın ötesinde müziğin, raksın ve şıklığın iç içe olduğu bir şölene katılmak idi adeta. Bu gezilere ev sahipliği yapan yerler içinde en rağbet edileni ise Göksu veya diğer bir deyişle Küçüksu mesiresi idi. Batılı tarihçi Hammer'in "Küçüksu, Viyana'nın cennet benzeri Kahlenberg eteklerinden daha geniş ve daha güzeldir" dediği bu eşsiz doğa parçasına sivil halk kadar Osmanlı Hanedanı da ilgi göstermiş ve birçok kasır ve saray yaptırılmıştır tarih boyunca. Bir de ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi'ye kulak verelim isterseniz... Pek çok gözlemini kaleme aldığı Seyahatnamesi’nde Göksu için:

Sayfa 2/5

































Boğaziçi’ne sevdalı Küçüksu Kasrı
2003 / HAZİRAN

"Ab-ı hayat gibi bir nehirdir ki Alem Dağları'ndan akıp gelir. İki tarafı yüksek ağaçlarla süslü bağlardır. Bu nehir üzerinde bir tahta köprü vardır. Bütün aşıklar kayıklar ile bu nehirden ileride ferah köylere varıp, ağaçlar altında zevk ve sohbet ederler" diye anlatmaktadır. Her dönemde İstanbulluların akın ettiği bu coğrafyanın bir bölümü 16. yüzyıldan itibaren 'Hasbahçe' niteliği kazanmıştır. Sultan I. Mahmud (1730-1754) döneminde buraya ahşap bir köşk inşa edilmiş, arka tepelerden su getirtilmiş ve fıskiyeli havuzları bulunan bir bahçe düzenlemesi yaptırılmıştır. Ancak, bu köşk ahşap olması nedeniyle sık sık onarım gerektirdiğinden Sultan Abdülmecid döneminde (1839-1861) yıktırılmış ve yerine bugünkü kâgir kasır, mimar Nikogos Balyan tarafından 1856-57 yıllarında inşa edilmiştir. Dış süslemeleri Sultan Abdülaziz'in istekleri dikkate alınarak yapılan Küçüksu Kasrı, ilk bakışta içinde bulunduğu zengin bitki dokusunu duvarlarına sığdırma telaşına düşmüş gibi durur. Doğa betimli kabartmalar, vazoların içinden taşan çiçekler, rozetler

Sayfa 3/5

































Boğaziçi’ne sevdalı Küçüksu Kasrı
2003 / HAZİRAN

salkımlar ve kuğulu çeşmesiyle yapıldığı dönemin moda çizgileri olan barok ve rokoko üslûbunun en güzel örneklerinden biridir. 15 metreye 27 metrelik bir alan üzerine oturtulan kasır, bodrum ile birlikte üç katlıdır. Bahçenin çevresini diğer saray yapılarında görülen yüksek ve kalın duvarların aksine dört yönde kapısı olan zarif demir parmaklıklar süsler. Belli ki Boğaziçi'nin yarattığı estetik duygusu, mimaride güvenlik endişelerinin ve o zamanın geleneklerinin önüne geçmiştir bu kasırda. Yapının bodrum katı kiler, mutfak ve hizmetçi odalarına ayrılmış, diğer katlarsa orta sofaya açılan dört oda biçiminde düzenlenmiştir. Kara ve deniz yönlerinden ayrı ayrı girişleri bulunan binanın ikinci katına iki yarım daire biçiminde başlayıp, sonra düz olarak çıkan görkemli bir merdivenle ulaşılır. Dönemin yoğun süslemeli üslubu, bu merdivende de gözlenir. Özellikle merdiven parmaklıkları bu üslubun belirgin örneğidir.

Sayfa 4/5

































Boğaziçi’ne sevdalı Küçüksu Kasrı
2003 / HAZİRAN

Kasrın ısıtma düzeni deniz tarafındaki odalarda çift, kara tarafındaki odalardaysa tek olarak yerleştirilmiş şöminelerle sağlanmıştır. Şöminelerin mermerleri İtalya'dan getirtilmiş ve her odada farklı renk ve desenlerde şömine kullanılmıştır. Bu kasır, Boğaz kıyılarına dizili diğer hanedanlık konutları gibi sürekli yaşamaya yönelik olmadığı için yatak odaları bulunmaz. Bu mekânı kullananlar, bölgeye günübirlik gelen doğa aşıkları gibi Boğaziçi'nin sürekliliğine ve doğanın her an yeniden yaratılışına tanıklık etmek istemişlerdir yalnızca. Böyle bir anlayışın eseri olan Küçüksu Kasrı, son yıllarda sahillerden tepelere kadar hızla yayılan 'beton duyarsızlık' karşısında sanki kendi rıhtımına çekilip, bir Boğaziçi şarkısı söyler gibidir.


* Ali Konyalı, fotoğrafçı, kültür ve sanat araştırmacısı.

Sayfa 5/5




































Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı