| Manzara
bir ilkokul çocuğunun resim defterinden çıkmış
gibiydi... Öyle mavi bir gök, öyle beyaz bulutlar;
sanki pamuk helva. Yeşil üçgen tepelerin üstünde
her dem ışıldayan bir güneş, çiçeğe durmuş elma,
yabani armut ağaçları, yeşillikler içinde boy
vermiş tek tük kırmızı kiremitli evler ve ince
uzun toprak bir yol. Henüz mor gelinciklerini
açmamış haşhaş tarlalarının, meyve bahçelerinin,
güneşte şeffaf bir yeşile dönen ekinlerin kıyısındaki
bu toprak yol, göle uzanıyordu; kendini, kendi
güzelliğini seyreden göle... Her bahar giydiği
yeşil elbisesi, takıp takıştırdığı çiçekleri
ve açık yeşilden turkuvaza, derinleştikçe de
laciverde çalan berrak sularıyla doğrusu pek
güzeldi; pek kendini beğenmiş. Çam ormanlarıyla
kaplı o üçgen tepeden bakınca mavi, yuvarlak
bir cam boncuk gibiydi göl, kenarları pudra
şekerine bulanmış. Dağlar arasındaki çanağında
yalnız, hep bir başına; berrak lacivert aynasında
titreşen hayali bulutlar, dağlar... Ne suya
değen bir kanat, ne oynaşan balıklar. Kendi
görüntüsüne aşık mitolojik karakter Narkissos'a
mı özenmişti, kim bilir?
|