YÜKLENİYOR ...

























Kubbede hoş bir seda Osmanlı sanat dansı
2003 / MART

Dans etme güdüsü insanın yeryüzündeki varlığı kadar eski. Dansçının bedeninde hayat bulan, duyguları, düşünceyi ileten, kimi zaman da bir öykü anlatan dans, insanoğlunun ilk iletişim aracıydı belki de. Araştırmacılar dansın bütün uygarlıkların toplumsal yaşamında önemli bir rol oynadığı konusunda birleşiyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de gerek sarayda, gerekse halk arasında icra edilen Osmanlı dansları gelenekselleşmiş bir sanat dalıydı. Ne yazık ki günümüzde varlığını sürdürmeyen bu danslar üzerine bilgimiz, Osmanlı minyatürlerine ve o yıllarda Türkiye'ye gelen Avrupalı tanıklarca yapılan çoğu renkli resimlere dayanıyor. Ancak bu resimleri, Avrupalı oryantalist ressamların eserleriyle karıştırmamak gerekir. Oryantalist ressamlar, göremedikleri şeylerin resimlerini yapıyor, asla görmelerine izin verilmeyen haremde çıplak dans eden cariyeleri hayal ediyordu. Oysa, gerek Osmanlı minyatürlerinde, gerekse tanıkların yaptıkları resimlerde onların hayale yer vermeyen, objektif gözlemleri yansıtılır.

Sayfa 1/6






























Kubbede hoş bir seda Osmanlı sanat dansı
2003 / MART

Çünkü, çoğu ressam dahi olmayan bu Avrupalı tanıkların görevi, elçilikleri kanalıyla imparator ve krallarına yazı ve resimlerle bilgi vermekti. Osmanlı sanat dansları tiyatro kökenliydi. Sanatçılar dramatik yoldan bir konuyu canlandırırken dans da eder, yani, pantomim yapardı. Anlatmak istediklerini beden diliyle aktarırlardı. Burada karşımıza üç tür dansçı, üç farklı terim çıkıyor: Bunlardan ilki eskiden hem erkek, hem de kadın dansçılar için kullanılırken, daha sonra yalnız kadınlara atfedilen 'çengi'dir. Çengi kelimesi, 'çeng'den türemiştir, çeng ise diz üstünde çalınan bir çeşit arpın adıydı. Bu çalgı artık günümüzde kullanılmıyor. Çengilerin ellerinde 'çarpara' denilen bir tür kastanyet bulunurdu. Elbiseleri çok kapalı, çok da süslü olan çengiler, bazen mendillerle de dans ederdi. Seramik tabakları parmaklarının ucunda fırıl fırıl döndürerek dans edenleri de vardı. Bu tür dansçılara, kâse ile oynayan anlamında 'kâsebaz' denirdi. Erkek dansçılara ise 'köçek' adı verilirdi. Köçekler eteklik giyer, görünüş ve davranışları kızlara benzerdi.

Sayfa 2/6































Kubbede hoş bir seda Osmanlı sanat dansı
2003 / MART

Ancak, etek giymeden dans eden köçekler de vardı; bunlar şalvar giyer, başlarına da bir külah takardı. Çevik adımlarla seke seke dans ettikleri ve tavşan gibi derilerini oynatıp yüzlerini kırıştırdıkları için bu köçeklere 'tavşan' ya da 'tavşan oğlanı' denilirdi. Halka açık gösterilerde köçekler sahneye çıkarken, çengiler yalnızca kadınların olduğu toplantılarda dans ederdi. Batı tiyatro geleneğine baktığımızda da benzer bir tavır görüyoruz. Örneğin, antik Yunan komedya ve tragedyasında da kadın rollerine erkekler çıkardı. Ünlü İngiliz oyun yazarı ve şair Shakespeare'in (1564-1616) yaşadığı günlerde de kadın rollerine erkek oyuncular çıkardı. Örneğin, 'Romeo ve Juliet'te, Juliet rolünü genç bir erkek üstlenirdi. Balede de erkek rollerine kadınların, kadın rollerine erkeklerin çıktığı çok görülmüştür. Dans öğelerinin bütün geleneksel tiyatro türlerinde görüldüğü Doğu Asya tiyatrosunda, örneğin, Japon, Çin tiyatrosunda kadın rollerine çıkan erkek oyuncular en önemli sanatçılardı. Osmanlı'da erkek ve kadın rollerinin bulunduğu oyunlarda, çengilerin de birkaçı erkek gibi giyinir ve erkek rolüne çıkardı.

Sayfa 3/6
































Kubbede hoş bir seda Osmanlı sanat dansı
2003 / MART

Bir üçüncü dansçı türü ise 'curcunâzri' ya da 'cin asker'leriydi. Bunlar daha çok soytarılara benzer, gürültülü bir biçimde denetsiz çırpınışları andıran hareketlerle dans eder, çoğunlukla yüzlerine gülünç maskeler takar, komik, garip başlıkları, garip giysileriyle ilgi çekerdi. Bunlara 'grotesk dansçılar' da diyebiliriz. Curcunabâzlar 'ortaoyunu' adı verilen doğaçlama komedyalarda da yer alırdı. Levnî'nin 1720'de düzenlenen ve on beş gün süren, Sultan III. Ahmed'in şehzadelerinin sünnet şenliklerinde, curcunabâzların köçeklerle dans edişini gösteren bir minyatürü vardır. Burada sadrazamın çadırının önünde köçekler dans ederken, curcunabâzlar da yüzlerinde maskelerle onları beceriksizce taklit ederdi. Bunlardan kiminin giysileri İtalyan doğaçlama halk tiyatrosu 'commedia dell'arte'deki zekî, hazırcevap uşak karakteri olan Arlecchino'ya benzer. Bu arada Maatachino, Buffens, Moreska gibi Avrupa saray dansları da Osmanlı'da biliniyordu. Bu oyunları oynayan çengiler, ortaoyununa çıkıyor, ayrıca klasik balede de dans ediyordu.

Sayfa 4/6






























Kubbede hoş bir seda Osmanlı sanat dansı
2003 / MART

Kanuni Sultan Süleyman zamanında Papa VII. Clemente, Milano dükalığını kurtarmak için Venedik, Floransa ve başka küçük İtalyan devletlerinin bir saldırmazlık anlaşması altında birleşmelerini istemişti. Bu anlaşmayı kutlamak için İstanbul'da yaşayan Venedikli, Floransalı ve Cenevizliler üç gün, üç gece süren bir şenlik düzenlediler. Venedik Docu'nun oğlu Alvise Gritti de bu şenliği düzenleyenler arasındaydı. Alvise Gritti, Venedik Devlet Başkanı'nın oğlu olduğu için Türkler ona 'Beyoğlu' diyorlardı. Gritti'nin Pera'da büyük bir konağı vardı. Bu nedenle Pera'ya sonradan 'Beyoğlu' dendiğini de hemen ekleyelim. Dönelim, şenliğimize... Düzenlenen bale gösterilerinden birinde iki yaşlı adamın elinde esir düşen çok güzel bir kızın hüzünlü öyküsü, ikinci balede ise mitolojik bir öykü, 'Psykhe' konu ediliyordu. Seyirciler arasında Osmanlı ileri gelenleri, Raguzalılar ve Rumlar bulunuyordu. Her iki balede de Türk çengilerin dans etmiş olması önemlidir.

Sayfa 5/6






























Kubbede hoş bir seda Osmanlı sanat dansı
2003 / MART

Venedik elçi yardımcısı Carlo Zeno, bu görkemli şenliği 17 Şubat 1524 tarihinde İstanbul'dan gönderdiği, sonra yayımlanan mektubunda uzun uzun anlatır. Dansçıların bedenleriyle yaşayan ve onlarla birlikte ölen adeta canlı bir sanat dans. Elimizde kalan bu belgeler de olmasa, Osmanlı sanat dansı yeryüzünde hiç yaşamamış gibi olacaktı. Eskiler ne der; "Baki kalan bu kubbede hoş bir sadâ imiş"...

* Prof. Dr. Metin And, Türkiye Bilimler Akademisi Üyesi.

Sayfa 6/6
 

























Bir önceki konu başlığı