İnsana din ve ırk kavramlarından arınmış olarak
hitap eden Mevlana, Tanrı’yı, gerçeği, sevgiliyi,
insanı ve doğayı sevmiştir. 13. yüzyılda doğunun
önemli merkezlerinden biri olan Belh kentinde doğmuş,
daha sonra babası Bahaeddin Veled ile birlikte Konya’ya
yerleşmiştir. Doğunun düşünen adamı düşündükçe bugünkü
Batılı felsefi sistemlerin temelini atmış, Heraklitos’un
başlattığı varoluşçuluk hareketinin ikinci büyük
insanı olmuştur.
Tanrı’nın insanlara vermiş olduğu tüm zevkleri,
yaşamın kendisini kabullenmek gerekir. Çünkü yaşam
olağanüstü güzelliklerle doludur. Varoluşun amacı
insanın kendi varolmasını hissetmesidir. Her yeni
doğuşta varolmanın tatmini yaşanır. Tanrı’nın varlığı
tüm varoluşlarda hissedilir. Yaşamın kendisinde
Tanrı’nın isteği vardır. Ve bu insana hem kendini,
hem de değerlerini hissettirir. Tanrı aşkı, doğa
ve sevgili aşkı…
Doğu’nun o şiirsel doğasında dört satırın arasına
sığdırdı aşkı, arzuyu, derdi, tasayı. Rubaiyyatlarını
sevgili için işledi ve ona sundu. Gerçek varoluşun
gerekliliği ile yazdı hep.
Gerçeğe, yani Tanrı’ya yazılmış aşk şiirleri…