 |
İnsan, yaşamına derin çizgilerin nerede atılacağını bilseydi;
oralara ilk gidişini, o kentlerle ilk karşılaştığı
anı belleğine silinmez bir görüntü olarak nakşederdi.
Yıldızların şiirlerdeki harfler gibi gökyüzüne dizildiği
bir sonbahar gecesiydi. Bartın’dan sonra, sanki bir
yılanın sırtına binmiş ve dolana dolana dağlardan
inmiştik. Karanlık, denizin yüzünü göstermemişti.
Sonra birden bütün ışıklarını yakmış bir gemi gördüğümü
sanmıştım. Limanda bekleyen uzun bir gemiyi andırıyordu
kasaba. Ertesi sabah dalga sesleri beni uyandırdığında
artık o geminin bir yolcusu olduğumu düşünmüştüm.
Biliyorum ki, adını Amasra’ya veren ve deniz ticaretinin
yollarını izleyen prenses Amastris de; gemileri karadan
kızaklarla Haliç’e indirip İstanbul’u alan Fatih Sultan
Mehmet de; bir zamanların ünlü denizcisi Drake’in
gemisi Golden Hind’in aynısını Çakraz’daki yapımevinde
yeniden yaratan Hüseyin Çoban da; Amasra’yı dalgalı
saçlarının arasında bir yavru yunus gibi saklayan
Nezahat öğretmen de; kasabanın geçmişini tarihin derin
sularından bir midye toplayıcısı gibi çekip çıkaran
Necdet Sakaoğlu da o gemiyi gördüler. Gördüler ki,
Amasra bir tutku oldu onlarda da… |
|