 |
Ancak başladığım resimlerin bitmemeye başlaması ile anladım
ki, ben sürekli "hareketin" peşindeyim.
Resimlerimde çizdiğim objeleri hareketlendirmenin
peşine düşünce ışığı keşfettim. Işık altında her şeyin
değişmesi ve başkalaşması mantığından yola çıkarak
gölgeye ulaştım. Gölgenin sürekli değişim ve başkalaşım
halinde olması ve kendine özgü kurgular oluşturması
bu konuya yoğunlaşmama neden oldu. Tabii bu, şöyle
bir zorluğu da beraberinde getirdi. Biliyorsunuz bizde
ve dünyada gölge oyunu çok klasik düzeylerde seyrediyor.
Özellikle ülkemizdeki olanaklar çok sınırlı. Sonuçta
koşullar bizi dışarıda bir arayışa itti ve bu sayede
Goethe’nin renk teorisine ulaştık, zamanla buna Amerikalıların
renk teorisini de ekledik. Ancak bizi özgün kılan
asıl nokta, oyunlarımızın dans ve müziğe dayalı olması;
bizim gösterilerimizde söz yoktur. Renk ve biçimlerin
dansından oluşan bir tür meditasyon hali etkendir.
Oyunlarımızda ikili, basit görüntülerden uzaklaşarak,
ışığı enstrüman gibi kullanmaya başladık. Bu nedenle
klasik anlamda sözlü tiyatro bizim yapıtlarımıza pek
uymuyor. |
|