YÜKLENİYOR ...

























Bereket biriktiren - Selçuklu küpleri
2002 / KASIM

Hammaddesi, toprak... Yaşamın sarp kayalar üstüne incecik yeşil parmaklarıyla tutunmasını sağlayan, ekinleri göverten, kutsal, doğurgan toprak. Bu kez dünyanın bereketini içinde saklamak, yere saçılıp israf edilmesini önlemek için suyla buluşuyor. Derken eli insan eline değiyor, kıvamınca yoğrulup biçimleniyor ekmek gibi. Ve ateşte pişiriliyor...
İnsanlık tarihini araştıran bilim dalları için topraktan yapılma çanak-çömlek gibi buluntular büyük önem taşıyor. Büyük olasılıkla insanoğlunun elinden çıkma ilk ‘eserler’ de çamurdan yapılıp daha sonra güneşte kurutulmuş. Ellerin toprakla olan bu yoğurma, biçimlendirme serüveni 35 bin yıl öncesine dayanıyor; önce kimi toprak türlerinden kilden heykelcikler, küçük küçük kabartma figürler yapılıyor. Derken, ateşte pişirmenin bu malzemeyi daha dayanıklı kıldığı anlaşılıyor. Tahılın beslenmede ağırlık kazanmasıyla insanoğlu sulu malzemesini koyabileceği çömleği, kap kacağı yaratıyor.

Sayfa 1/6


























Bereket biriktiren - Selçuklu küpleri
2002 / KASIM
Yaşam kaynağı topraktan yapılma çanak çömleğin içine, bir başka yaşam kaynağı, besinler konuluyor. Ve sonraları su sızdırmaması için testiler, küpler, tabaklar erimiş kumla kaplanıyor, yani sırlanıyor.
Uygarlık tarihinde ekmek kadar kutsal, sıcacık toprağı elinde yoğurup, biçimlendirmeyen bir ulusun varlığından söz edilemez elbet. Anadolu toprakları ise çok eski devirlerden beri toprak sanatları konusunda büyük bir merkezdi. Seramik işleri, Türklerin Ortaasya’dan beri ulusal sanatları arasında yer alıyordu. Bu toprak sanatları Selçuklular ve Osmanlılar zamanında ise Anadolu’ya özgü malzeme ve tekniklerin kullanımıyla daha da gelişti ve buradan tüm dünyaya yayıldı. 12. ve 13. yüzyıllarda Selçuklu egemenliği sınırları içindeki Anadolu’da, toprak sanatlarının merkezi Konya idi. Bununla birlikte Selçuklular zamanında seramik sanatında önemli bir aşama meydana gelmediği, daha sonra, Osmanlı devrinde daha parlak bir döneme girildiği biliniyor.
Sayfa 2/6


























Bereket biriktiren - Selçuklu küpleri
2002 / KASIM

Bunun eşsiz ürünlerini 14. yüzyıl ortalarından 17. yüzyılın sonlarına dek üretilen İznik çinilerinde ve İznik çiniciliğinin gerilemesinden sonra yıldızı parlayan Kütahya çinilerinde görmek mümkün.
Selçuklu sanatında bir kazıma tekniği olan ‘sgraffito’ ile süslenmiş seramikler yaygın olarak görülüyordu. 9. ve 13. yüzyıllarda İslam sanatında İran, Irak, Suriye, ve Memlûklarda yaygın olan bu teknik, Anadolu’da Bizans ve Selçuklu seramiklerinde uygulanıyordu. Bu teknikle yapılan Selçuklu seramikleri ile aynı dönem Bizans seramikleri arasında desen ve figürler bakımından büyük benzerlikler bulunuyor. Bunlar ancak hamur, sır ve astarlarının farklı olmasıyla birbirinden ayırt edilebiliyor.
Selçuklu sanatının en seçkin örneklerini ise sırsız ve kırmızı hamurlu topraktan yapılma büyük küpler oluştururdu.

Sayfa 3/6





























Bereket biriktiren - Selçuklu küpleri
2002 / KASIM

Oluklar, tırtıllarla yapılan sade dekorluların yanı sıra, kalıplama ve barbutin tekniğindeki, üzerleri insan, hayvan figürleri, maskeler, kıvrım kıvrım dallar ve rozetlerle süslenmiş bu küplerin içinde su, tahıl, zeytin, zeytinyağı, pekmez gibi en temel besin maddeleri konulurdu. Arkeolojik kazılar sonucunda Güneydoğu Anadolu’da üretildiği düşünülen ve Suriye kökenli seramiklerle benzerlik gösteren bu küplerin, Orta Anadolu’da kullanıldığı anlaşılıyor.
Çini ve seramiği birbirinden farklı kılan, hammaddelerinin kil, kaolen, kuvars kumu ya da silis türü topraklar olması, pişirme, sırlama teknikleri, verilen biçimler ve kullanım alanları. Sivil ve dini binaların süslemesinde, yani mimaride çini kullanılırken, seramik ürünleri de kap kacak olarak kullanılıyor.

Sayfa 4/6





























Bereket biriktiren - Selçuklu küpleri
2002 / KASIM

Anadolu Türkçesi’nde ve Osmanlılar’da sırlı seramiklere daha çok ‘sırça’, çinilere ise - Asya’daki çinicilik merkezi Kâş kentine atfen- ‘kâşi’ deniliyordu. Türk çini-seramik ustalarına ise önceleri kâşi-ger, daha sonra da çinici, sırçacı adları verilmişti.
Büyük tasavvuf şairi Mevlânâ Celaleddin Rumi (1207-1273) de dolaylı olarak seramik ve çinilerden, kâşi-gerlerden bahseder: “Hiçbir kâseci yoktur ki, kâseyi ancak kâse olmak için yapsın da, içine yemek koymak için yapmasın” der. İçine hoşaf, kızartılmış etli pilav, yoğurt, ayran, tirit, sebze ve meyve konulan kâseler, bir meseline bile konu olur: “Her testi kıranın önünde ne vakte kadar kâsecilik yapacaksın?”
Dönelim içine su, şarap, pekmez, erzak, hatta altın, gümüş para konulan, eski zamanlarda toprağa gömülen, eski Yunan çömlekçiliğinde amfora adını alan, su verip de sır vermeyen; dar ağızlı ama koca karınlı küplere...

Sayfa 5/6
Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı




































Bereket biriktiren - Selçuklu küpleri
2002 / KASIM


Yapımcılığı en eski kavimlerde bile görülen, ilkçağa ait höyüklerde kalıntılarına rastlanan, o zamanlardan bu zamana en temel besin maddelerini saklayan küplerin kullanım alanlarının çeşitliliği hayli şaşırtıcı! Küplerin bir dönem mimaride de kullanıldığını biliyor muydunuz? Anadolu’da Selçuklu dönemi yapılarında, dam örtüsünün sıralı kubbe veya tonozlarla çözümlenmesi durumunda, eğimler arasındaki çukurlar toprak veya taşla değil, içi boş küplerle doldurulur, böylece alttaki sütun ve kemerlere binen yük azaltılmış olurdu. Kubbelerde aksiseda yaratan, camide sesin bütün mekânda duyulmasını sağlayan, ancak estetik görünüşlerine dikkat edilmeyen bu küplere ‘ses küpleri’ denilirdi.

By CİHAT SOYHAN* Photos ALİ KONYALI

Sayfa 6/6





























Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı