Anadolu Türkçesi’nde ve Osmanlılar’da sırlı
seramiklere daha çok ‘sırça’, çinilere ise -
Asya’daki çinicilik merkezi Kâş kentine atfen-
‘kâşi’ deniliyordu. Türk çini-seramik ustalarına
ise önceleri kâşi-ger, daha sonra da çinici,
sırçacı adları verilmişti.
Büyük tasavvuf şairi Mevlânâ Celaleddin Rumi
(1207-1273) de dolaylı olarak seramik ve çinilerden,
kâşi-gerlerden bahseder: “Hiçbir kâseci yoktur
ki, kâseyi ancak kâse olmak için yapsın da,
içine yemek koymak için yapmasın” der. İçine
hoşaf, kızartılmış etli pilav, yoğurt, ayran,
tirit, sebze ve meyve konulan kâseler, bir meseline
bile konu olur: “Her testi kıranın önünde ne
vakte kadar kâsecilik yapacaksın?”
Dönelim içine su, şarap, pekmez, erzak, hatta
altın, gümüş para konulan, eski zamanlarda toprağa
gömülen, eski Yunan çömlekçiliğinde amfora adını
alan, su verip de sır vermeyen; dar ağızlı ama
koca karınlı küplere...
|