|
Edirne'nin üstüne örtülmüş, görkemli bir kubbe gibiydi Selimiye, ya da 90 yıllık Osmanlı payitahtının başına, II. Selim'in inayetiyle usulcacık konduruluveren paha biçilmez ve kutsal bir taç... Ama daha çok, mimarlar mimarı ve çağının Eukleides'i Koca Sinan'ın Şehr-i Edirne'ye sarı yaldızla attığı bir ustalık imzasıydı o.
Beni çok uzaklardan, Osmanlı'nın en yüksek dört minaresiyle çekip alan Selimiye Camii'ni, ışıklar ve renkler içinde tanıdım. Sabahları, tam dokuz yüz doksan dokuz penceresinden doğan güneşle aydınlanan caminin içi, geceleri de üç bin yedi yüz seksen sekiz kandille ışığa boğuluyordu sanki. Duvarları süsleyen, eşi benzeri az bulunur güzellikteki İznik çinilerinin firuze ağırlıklı renkleri, lale, sümbül, menekşe, karanfil, papatya, gül ve nar çiçekleri suretinde, gecenin ve gündüzün aydınlığında farklı yansımalarla deviniyordu. Bir süre sonra ise, Sinan'ın, Ayasofya'nınkiyle yarışıp onu geçtiğini söylediği göz kamaştırıcı kubbe kendini hissettiriyordu; derinliği ve verdiği mistik atmosfer ile duyguları gündelik yaşamdan arındırıp, teslimiyete götüren...
|