YÜKLENİYOR ...

























Yüzyılların anıları ile Balat
2002 / AĞUSTOS

İstanbul'un taihîu yarımadasına, Haliç kıyısındaki Ayvansaray'ın daracık sokaklarına giriyorum. Ahşap evlerin arasına asılı rengârenk çamaşırlar karşılıyor beni önce. Yüzyıllar boyunca yaşananların coşkusuyla dans eder gibiler. Karşıma ilk çıkan pembe duvarı izleyip demir kapıyı araladığımda Blahernai Ayazması'nda buluyorum kendimi. 5. yüzyılda küçük bir köşk olarak yapılan ve 11. yüzyıldan itibaren imparatorların gözde mekânı haline gelen Blahernai Sarayı'nın bir parçası burası. İstanbul tarihinde Ayasofya'dan sonraki en önemli kilise olan Blahernai Kilisesi'nin içerisinde. Kilise yapıldıktan sonra üç kez restore edilmiş ve güvercin avlayan çocukların çıkardığı yangın sonucu 1434'de kül olmuş. Ayazma'nın içine girdiğimde yanan mumların ve tütsülerin kokusunda arıyorum saraydan kalan izleri. Ayazma'nın suyundan içiyorum, yüzyılların anıları içime aksın diye. Ayazma'dan çıkıp yukarı doğru yoluma devam ettiğimde Blahernai Sarayı'nın, ziyafetlerinin verildiği terasının üzerindeki İvaz Efendi Camii'ni görüyorum. Mimar Sinan'ın kalfası tarafından yapıldığı sanılan cami o dönemin yenilik anlayışını yansıtıyor.

Sayfa 1/5






























Yüzyılların anıları ile Balat
2002 / AĞUSTOS

Caminin etrafında dolaşırken bitişiğindeki Anemas Zindanı'nın girişinde buluyorum kendimi. Zindanın dar inişinden geçtikten sonra içine düştüğüm karanlık ürpertiyor beni. Yaktığım kibritlerin aleviyle aydınlanan koridorlara giriyorum. İçeride Blahernai Sarayı'na ait olan mahzenler ve kuleler bulunmakta. Kuleler aşağıyla bağlantıyı sağlarken üst katları da ikâmet için kullanılmaktaymış. Bu zindanların bir özelliği de neredeyse bütün taihîd Türk filmlerin ana platosu olarak kullanılmaları. Bizans imparator saraylarının en önemlisi ve günümüze gelebilmiş olanına, Tekfur Sarayı'na geliyorum. 12. yüzyılda "Hem şehre, hem denize, hem de dışarıdaki araziye hâkim yerde" yapılan bu sarayda büyük bir avlu, dört kemerden oluşan bir giriş var. 18. yüzyılda çini imalathanesi olarak kullanılan saray, tuğla süslemeli dış cephe mimarisinin de en iyi örneklerinden sayılmakta. Sokakların arasında dolaşarak aşağıya doğru indiğimde, Rumlar'a ait Hançerli Kilise'ye geliyorum. Ayazmanın bulunduğu küçük yapıya giriyorum.

Sayfa 2/5
































Yüzyılların anıları ile Balat
2002 / AĞUSTOS

Daracık merdivenleri inerken, önümdeki duvarda sanki yersizlikten kendine ancak yer edinebilmiş hissi uyandıran bir ikon ve altında yanan mumları görüyorum. Ayazma suyunun toplandığı havuzun başındayım şimdi. Suyun üzerine düşen gölgelerde, tarihin içinden bir görüntü arıyorum. Bulamayıp çıkıyorum. Ve buraların en renkli mahallesine giriyorum; Lonca Mahallesi. Çoğunlukla Müslüman Romanların yerleştiği rengârenk neşeli sokaklarda yürüyorum. Kapı önlerinde annelerin sohbeti var. O gün yapılacak olan gelin hamamına çağırıyorlar beni. Cumbalı evlerin süslediği sokaklarda Osmanlı geleneklerini sürdürüyorlar. Dantelli elbiseler, şemsiyeler, tepsi içindeki takunya ve sabunlar. Davul-zurna eşliğinde sokakları dolaşarak Fatih Sultan Mehmed'in arabacısının yaptırdığı Arabacılar Hamamı'nın önüne geliyorum. Onlar içeri giriyor, ben dışarıda kalıyorum. Belki de insanlar içeride, yüzyılların gelenekleriyle, renkleriyle, duygularıyla ve sesleriyle yıkanıyorlar. Arka sokaklara geçiyorum. Evlerin önüne kurulan tezgâhlarda halılar yıkanıyor.

Sayfa 3/5































Yüzyılların anıları ile Balat
2002 / AĞUSTOS

Evlerden taşan müzik sesleri, elleri köpük köpük kadınları neşelendiriyor. Sabun kokularını arkamda bırakarak Balat'a yol alıyorum. Ferruh Kethüda Camii'ni buluyorum önce. Mimar Sinan'ın camisi, restorasyonlar yüzünden o günlerin izlerini taşımıyor artık. Camiden çıkıp aşağıya doğru yürüdüğümde Surp Hreşdagabet Ermeni Kilisesi'ndeki ayinde buluyorum kendimi. Her yıl aynı gün yapılan ayinin sonunda mutlaka bir mucize olurmuş. Hastalar iyileşir, sakatlar yürürmüş. Koyunların kulaklarına birer çizik atılıyor, horozlarınsa ibikleri yarılıyor hafiften. Çanlarla birlikte dua sesleri yükseliyor. Pencereden içeri giren ışık hüzmeleri gökyüzüne taşıyor umutları ve yakarışları. İnsanları umutlarıyla bırakıp dışarı çıkıyorum. Daha içerilere girdikçe günümüze kalan cumbalı ve daracık Yahudi evleriyle karşılaşıyorum. Evlerin yanından geçerken duvarlarına dokunuyorum. Onarım görmüş o evlerin taşları soğuk. Eskinin sıcaklığı ve anıları uçup gitmiş. Bazılarıysa sıcacık. Pencere önlerindeki sardunyaların kokuları bazen içeride pişirilen reçelin kokusuna karışıyor, bazen de temizliğin sabun kokusuna.

Sayfa 4/5































Yüzyılların anıları ile Balat
2002 / AĞUSTOS

18 kez yangınlarla yok olan Balat her defasında bu küllerin üzerine yeniden kurulmuş. Evlerin arasına asılı asmaların ve sarmaşıkların altından geçiyorum. Dükkânlarının önünde sohbete dalmış esnafla selamlaşıyor ve ayrılıyorum bu sokaklardan. Yüzyılların anılarını, kokusunu taşıyan bu sokaklarda düşle gerçek birbirine karışıyor zaman zaman. Belki de gözle değil yürekle görmeye başlıyoruz buralarda. Mistik rüzgârlar yüzümüze çarpıyor.


* Yelda Baler, yazar.

Sayfa 5/5



























Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı