|
"
...Ve her yıl Ağrı Dağı'nda bahar gözünü açtığında,
çiçeklerle keskin kokular, renklerle, bakır
rengi toprakla birlikte Ağrı Dağı'nın güzel,
kederli kara gözlü, iri yapılı, çok uzun, ince
parmaklı çobanları da kavallarını alıp Küp Gölü'ne
gelirler. Kırmızı kayalıkların dibine, bakır
toprağın, bin yıllık baharın üstüne kepeneklerini
atıp gölün kıyısına fırdolayı otururlar. Daha
gün doğmadan Ağrı Dağı'nın harman olmuş yalp
yalp yanan yıldızları altında kavallarını bellerinden
çıkarıp Ağrı Dağı'nın öfkesini çalmaya başlarlar.
Bu, gün doğumundan gün batımına kadar sürer."
Yaşar Kemal, böyle yazar Ağrı Dağı Efsanesi'nde;
kavalcıların "Bir incecik kavaldan koskoca,
kükremiş bir dağ çıkarttıklarını" da. Anadolu
insanı yalnızca öfkesini değil, sevincini de;
yalnızca hüznünü değil, coşkusunu da müzikle
dillendirir binlerce yıldan beri. Öyle ki, gelin
almaya giden erkek tarafı, kız tarafının sokağına
davulcusu zurnacısıyla birlikte girer. Sonrası
mı, sonrası eskilerin deyimiyle "vur patlasın,
çal oynasın!" Şarkılarda kemancının 'baş tacı'
yapıldığını, şölen masalarının yanından parmakları
şimşeklerle yarışan darbukacılar geçtiğini bilmeyen
var mıdır?
|