YÜKLENİYOR ...

























Bitmeyen Cümbüş
2002 / AĞUSTOS

" ...Ve her yıl Ağrı Dağı'nda bahar gözünü açtığında, çiçeklerle keskin kokular, renklerle, bakır rengi toprakla birlikte Ağrı Dağı'nın güzel, kederli kara gözlü, iri yapılı, çok uzun, ince parmaklı çobanları da kavallarını alıp Küp Gölü'ne gelirler. Kırmızı kayalıkların dibine, bakır toprağın, bin yıllık baharın üstüne kepeneklerini atıp gölün kıyısına fırdolayı otururlar. Daha gün doğmadan Ağrı Dağı'nın harman olmuş yalp yalp yanan yıldızları altında kavallarını bellerinden çıkarıp Ağrı Dağı'nın öfkesini çalmaya başlarlar. Bu, gün doğumundan gün batımına kadar sürer." Yaşar Kemal, böyle yazar Ağrı Dağı Efsanesi'nde; kavalcıların "Bir incecik kavaldan koskoca, kükremiş bir dağ çıkarttıklarını" da. Anadolu insanı yalnızca öfkesini değil, sevincini de; yalnızca hüznünü değil, coşkusunu da müzikle dillendirir binlerce yıldan beri. Öyle ki, gelin almaya giden erkek tarafı, kız tarafının sokağına davulcusu zurnacısıyla birlikte girer. Sonrası mı, sonrası eskilerin deyimiyle "vur patlasın, çal oynasın!" Şarkılarda kemancının 'baş tacı' yapıldığını, şölen masalarının yanından parmakları şimşeklerle yarışan darbukacılar geçtiğini bilmeyen var mıdır?

Sayfa 1/5


























Bitmeyen Cümbüş
2002 / AĞUSTOS

Sislerle kardeş olan Doğu Karadeniz yaylalarında horon tepilirken, kemençeci ve tulumcu birbirlerine muzipçe göz kırpar. Kış gecelerinde, Artvin'in Şavşat ilçesinin Gürcistan sınırına yakın köylerinde genç kızlar akordeon çalarken köy halkı evlerde bir araya gelir. Hep bir ağızdan şarkılar söylenir, danslar edilir. Köyün yolunu kapatan kar unutulmuş, onun yerini neşenin yolunu bulan insan sesleri almıştır. Aynı günlerde, Germencik'ten Nazilli'ye kadar tüm Ege'de sahaya çıkan güreşçi develeri, davulcu ve zurnacılar karşılar. Güreşlerden önce marşlar çalan belediye bandosunun elemanlarıyla gırnatacılar yan yana geldiklerinde şaka dolu düetler yapar. Bahar ise bir şaka gibi değil, bir şenlik gibi iner Ege'ye. Ödemiş'te neredeyse tümü müzisyen olan Aşıklar köyü halkının bu mevsimde neşesine diyecek yoktur. Neden keyifli olmasınlar ki, baharla birlikte nişanlar, düğünler, sünnetler başlar. Ekmek aslanın ağzından inmiş, klarnetin ucuna kadar gelmiştir. Ama yine de çalgısını bir dua gibi yanlarında taşıyan çalgıcılar bilirler ki, "Zurnada peşrev olmaz, ne çıkarsa bahtınıza!"

Sayfa 2/5


























Bitmeyen Cümbüş
2002 / AĞUSTOS

Dört bir yanda düğün dernek sürerken, Avanos'taki bir Selçuklu kervansarayında, Allah'ın ve Mevlana'nın adını anıp dönmeye başlayan semazenleri neyin sesi kanatlandırır. Taş kubbede yankılanıp geri dönen bu ses, belki de yüreğe en çok dokunan çalgı sesidir. Her yörede kendine özgü ve yaygın olarak kullanılan çalgılar vardır. Afyon'da bağlamanın, Antalya'da çiftekavalın, Çorum'da davulla zurnanın, Trabzon'da kemençenin hükümdarlığı sürer. Artvin'den başta akordeon olmak üzere tulumun, kavalın, davulla zurnanın; Denizli'den darbukanın, tefin ve leğenin; Giresun'dan divan sazının, curanın, bağlamanın, dilli kavalın; Edirne'den yeltemenin, kaşığın, zilin, bulgarinin, darbukayla tefin sesi gelir. Gaziantepliler bağlama tutkunudurlar, ama davulu da kendilerine özgü bir biçimde çalarlar. Zurnalarını gümüş bilezik ve kordonlarla süslemiş, öyle fırlamışlardır sokaklara. Muşlular bağlamaya 'dembure' derken, Malazgirt'te 'bülür' kavalı çalınır. Kars'ta 'tar' Azeri kökenliler arasında revaçtadır ve boğa boynuzundan yapılan mızrapla çalınması usuldendir.

Sayfa 3/5


























Bitmeyen Cümbüş
2002 / AĞUSTOS

Bu detaylara girdikçe çalgıların çeşitlendiğini ve Anadolu'nun ses renginin çoğaldığını görürüz. Bu da, kulaklarımızın bayram edeceği anlamına gelir elbet! Yine de, "Görünen köy kılavuz istemez, şarkı türkü ister" örneği, sazın, davulun ve zurnanın Anadolu coğrafyasının baş çalgıları olduğunu söylemek pek yanlış olmaz. Saz, aşıkların dillerine iğne koyup yarıştıkları atışmalardan asker uğurlamalara kadar her yerde vardır. Kimi zaman duvara asılı halde gurbetten dönecek delikanlıyı bekler, kimi zaman kına gecelerinde bir kadının eline yakışır. Anadolu'nun ezgiden bir bulut olduğu gecelerde, Beyoğlu'nun arka sokaklarında Madam Anahit'in akordeonunun sesi duyulur. Masalarda ise, Tanburi Cemil Bey'in, Neyzen Tevfik'in adları anılır. İstanbul binbir kültürün iç içe geçtiği bir kent olarak 'alaturkadan alafrangaya' her sesi koynuna alırken, Aya İrini'de, Yerebatan'da, Yedikule'de klasik müziğin örnekleri seslendirilir.

Sayfa 4/5


























Bitmeyen Cümbüş
2002 / AĞUSTOS
Bir ezgi yağmurudur Anadolu. Bu yağmurda, Ardahan'da bir dere boyunda kavalını çalan çobandan Urfa'daki Çalgıcılar Sokağı'nda kemanını sevgilisiyle bir tutan delikanlıya kadar sayısız otantik müzisyenin damlası vardır. Adları unutulsa da ezgileri vadilerde, kayalıklarda, sokak aralarında, taş avlularda, koruluklarda ve damatlarla gelinlerin anılarında dolaşır. Anadolu'da müzik duyguların dışavurumudur, çünkü ve halkın ortak duygularını seslendiren çalgıcıların ezgilerinde kendini bulur.

* Nezahat Turkan, yazar.
Sayfa 5/5


























Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı