|
seçilmeye
başlamasının hemen ardından yollara düşerdi
dedem. Kanaatim odur ki, adanın papatyalar,
gelincikler, katırtırnakları ve beyaz kum zambaklarını
içine çeke çeke uyanmak isterdi sabahları. Ağzında
dün akşamın serin saatleri, o saatlere denk
düşen geçen sene mahsulü şarabının burukluğu
ve o buruklukla birlikte bugünün sabahı. O sabahla
birlikte ilerdeki zeytin ağaçlarıyla bezeli
mor dağlara baka baka sade kahvesini yudumlamak...
Sessiz, sakin...
Neden güney kasabaları değil de Marmara, Marmara'da
böyle bir ada? Bu soruyu kendisine sıkça sormuşumdur.
O zaman mütevazı ada evindeki Philips marka
radyosunu işaret eder: "Yine de fazla kopmayacaksın
hayattan," derdi. Özellikle öğle vakitleri
radyonun başına geçer, Ophioussa, Afousia, Panaya,
Avşa, şimdiki adıyla Türkeli ya da adı her ne
olursa olsun bu diyarın gerçek bir yerlisi gibi
ama aynı zamanda da İstanbullu, Türkiyeli ve
dünyalı bir vatandaş gibi o boğuk, cızırtılı
kadın sesinin sıraladığı haberleri dinlerdi.
Neden güney değil de Marmara? "72 deniz
mili bir uzaklıktır; aynı zamanda da bir
|