YÜKLENİYOR ...

























Gemiler kalkar yüreğimden sessizce...
2002 / ŞUBAT

Boy boy ahşap tekneler... Kimi yalı sandalı, kimi balıkçı. Aralarında Şirket-i Hayriye vapuru da var, İngiliz yapımı römork da. Ortak noktaları aynı elden çıkmaları, denizde yüzmemeleri ve küçük olmaları.
Çünkü hepsi birer maket. Bir ustanın aylarını, yıllarını verdiği el emeği göz nuru gemi modelleri onlar. Asılları İstanbul'da uzun zaman önce ortadan kaybolmuş olsa da modeller hâlâ kendilerini gösterebiliyor; İstanbul'un denizcilik tarihine göz atmak isteyenlere canlı birer tarih olmayı başarabiliyor. Kısacası, hepsi gerçeğin küçük ölçekli kopyaları.
Eski ahşap tekneleri küçük kopyalar halinde de olsa yaşatan isim Mehmet Özkasım. O, tekne modelleri yapmaya başlamadan önce bu teknelerin içinde yaşamış bir insan. Yetmiş altı yıllık hayatının ilk yılından sonrasını İstanbul'da geçirmiş olan Özkasım, bu sürenin de yarısını Boğaziçi'nde yaşamış. Boğaz'ın bütün tekneleriyle gezinmiş, balık tutmuş, kürek çekmiş.

Sayfa 1/5






























Gemiler kalkar yüreğimden sessizce...
2002 / ŞUBAT

"O zamanlar tekne sahipleri kimin teknesi daha güzel diye yarışırdı. En güzelini yapmaya çalışırlardı," diyor ve ekliyor, "Denizi ve tekneleri seviyordum. İşimse kerestecilikti. Bu sayede zamanın bütün ahşap tekne ustalarını tanıdım, tekne yapmanın inceliklerini öğrendim. Her ikisini birleştirince gemi modelleri yapmaya başladım. Sonra da aldı başını gitti."
Her ne kadar gemi modelciliği bir hobi olsa da Mehmet Özkasım çalışmalarında birebir malzeme kullanıyor. Gerçek bir alamananın omurgası zamanında meşe ağacından yapılmışsa, o da öyle yapıyor. Teknenin iç kısmında bulunan eğri tahtalar yani postalar da orijinalleri gibi dişbudak ağacından üretiliyor. Meşe, kayın, dişbudak, çıralı çam gemicilikte kullanılan ağaçlar. Özkasım da modellerinin gerçeğine uygun olması için bu ağaçları tercih ediyor.

Sayfa 2/5































Gemiler kalkar yüreğimden sessizce...
2002 / ŞUBAT

"Tekneleri yapanlar ihtiyaç hissettikleri için bu ağaçları kullanmışlar. Örneğin, dişbudak çok sağlamdır. Kolay kırılmaz. Elastiki bir yapısı vardır. Halbuki köknar, ıhlamur öyle değil. Çıtır çıtır kırılırlar. Ustalar bunları tecrübe edip en doğrusuna ulaşmış. Ben de onları takip ediyorum" diyerek kararını açıklıyor. Gerçeğe uygun malzeme kullanmanın yanında teknelerin diğer bölümlerini de kendisi üretmeye gayret ediyor. Hiçbir şeyi hazır almıyor. Ahşap aksamlar tahtalardan oyulurken metal bölümleri pirinçten üretiyor. Lehim ve perçinle de bunları omurgaya yapıştırıyor.
En çok üzerine titrediği modellerinin başında alamana geliyor. Günümüzde bulunmayan bu teknenin planları kendisine ait. Örnek bulabilmek için yıllarca uğraşan Özkasım, 1980'lerin başında Çelik Gülersoy'un bir kitabında Kanlıca'da bir yalının kayıkhanesinde bulunan bir alamananın fotoğraflarını görür.

Sayfa 3/5
































Gemiler kalkar yüreğimden sessizce...
2002 / ŞUBAT

Hemen Kanlıca'ya gider ve neredeyse taihîd eser olan tekneyi aramaya başlar. Ancak bulamaz. Üç-dört yıl arar ama nafile! Kime sorsa istediği cevabı alamaz. Yok, yok, yok! Nihayetinde bir bilene rastlar. Ancak, aldığı yanıt üzücüdür. Bir önceki kış mevsiminde kayıkhane yıkılmış, tekne de kırılıp, yakılmıştır... Elinde fotoğrafla kalakalır Mehmet Usta. Ama yılmaz. Eski dönemlerde ahşap tekne yapım merkezi olan Ayvansaray'a yönünü çevirir. Buranın en meşhur ustalarını arar, bulur. Alamanası için gereken bilgileri toplar ve modelini yapar.
1970'li yıllara kadar İstanbullu balıkçıların kullandığı 13-14 metre uzunluğunda, iki buçuk metre genişliğindeki alamanalar artık ne yapılıyor, ne de denizde dolaşıyor. Dizel motorlu sac tekneler onların yerini almış. Ayvansaraylı kardeşler Halis ve Hüseyin Turgut ustalardan sonra kimse alamana yapmamaya başlamış. Tıpkı Mehmet Özkasım'ın elinde model olarak hayatlarını devam ettiren mavna, çektirme, taka ve yalı sandallarını kimseciklerin yapmadığı gibi...

Sayfa 4/5






























Gemiler kalkar yüreğimden sessizce...
2002 / ŞUBAT

Eber Gölü'yle ilgili en şaşırtıcı şey ise gölün ortasındaki 'kopak' denilen yüzer adalar. Bir adanın yüzüyor olması işin aslını öğrenince hiç de tuhaf değil. Kopaklar uzun sürede birikmiş kamış köklerinden oluşuyor. O kadar sık ve kalın ki, üzerinde rahatça dolaşıyorsunuz. Avcılar salları ile avladıkları balıkları bu yüzer adaların üzerinde yaktıkları ateşlerde pişirip yiyor. Fakat, ben bütün ısrarlara rağmen balık yemek için yakınlardaki bir balık lokantasını tercih ediyorum...
Ulaşım yollarının geçtiği bir kavşak konumunda olduğundan nasıl olsa yolunuz bir gün Afyon'a düşecek. Yalnızca geçmeyip bir süre kalırsanız, tüm bu anlattığım güzellikler sizleri bekliyor olacak...

* Erdem Kabadayı, yazar.

Sayfa 5/5
 

























Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı