YÜKLENİYOR ...

























BİR KIŞ YOLCULUĞU
2002 / ŞUBAT

Yolları akpak bir düzlüğe dönüştüren kar her izi örter mi? Siler mi rüzgârın savurduğu kar tanecikleri coğrafyanın işaret taşlarını? Peki, Anadolu'da çoktan soyu tükenmiş olan aslanların tarihin içinde bıraktığı ayak izlerini gizler mi kar? Bir kış günü, Gevaş'ın Van Gölü'ne bakan kıyısından bir tekneyle Akdamar Adası'na doğru yol alırken bu soruların yanıtlarını düşünüyordum. Doğu'nun kar altında yarattığı soğuk, sert ve vahşi, ama bir o kadar da büyüleyici görüntülerini gözbebeklerime işleyerek... Bu yolculuğu ilkbahar veya sonbaharda yapmayı seçen gezginlerin tersine, karın üzerinde görünmeyen bir Urartu aslanını izleyerek gitmek vardı aklımda. Tarih böyle olması gerektiğini fısıldamıştı çünkü içimdeki coğrafyaya. Bu yüzden de, beni başlangıç ve bitiş noktalarında da aslanlar beklesin istedim. Bu aslanların bir bölümü Akdamar Adası'ndaki kilisenin, diğerleri de Doğubeyazıt'taki İshakpaşa Sarayı'nın duvarındaki kabartmalardaydı.

Sayfa 1/6


























BİR KIŞ YOLCULUĞU
2002 / ŞUBAT

İstedim ki, Doğu coğrafyasının söylence dolu topraklarıyla aslanların duyulmayan beyaz kükremeleri düşsel biçimde de olsa, iç içe geçsin. Akdamar Adası'nda beni aslanlar değil, iskelede dinlenen birkaç martı karşıladı. Baharda çiçekleriyle adayı düğün alayına çeviren badem ağaçları sessizdi. Kiliseyi yaptıran Vaspurakan Kralı I. Gagik sonsuz bir uykudaydı, mimar keşiş Manuel de. Bugüne kadar gördüğüm en güzel 'taştan hayvanat bahçesi' olan kilisenin duvarlarında aslanları aramaya başladım. Tavuskuşları, ayılar, boğalar, ceylanlar, dağ keçileri, geyikler ve papağanların yanından geçip buldum onları. Birçok aslan vardı duvarlarda. Bir tanesi kanatlıydı, ikisi Daniel peygamberin yanındaydı, bazıları av peşindeydi. Kar birikmişti oyuk yerlerinde. Dokunamayacağım kadar yükseğe işlenmişlerdi, onları yaratan ustaların ellerini selamlayıp yeniden tekneye bindim. Martılar benim adadan ayrılışımı sevinç çığlıklarıyla kutladı.

Sayfa 2/6


























BİR KIŞ YOLCULUĞU
2002 / ŞUBAT

Van'a geri dönüp kahvaltı salonlarından birinde otlu peynir, yumurtalı sucuk, bal ve tereyağından oluşan kahvaltımı ettim. Tam parmaklarımı yiyecektim ki, hemen kalkıp kar ve buz üzerinde 185 kilometre sürecek olan yeni yolculuğuma başladım. Van'ın iklimi şaşırtıcıydı. Lapa lapa yağan kardan üç saat sonra masmavi bir gökle karşılaşabiliyordunuz. Yol kenarındaki atların ağızlarından eski bir lokomotifi anımsatan buharlar çıkarken, bahçeler iplere asılı buz tutmuş çamaşırlarla doluydu. 75 kilometre sonra Muradiye-Doğubeyazıt yol ayrımına gelecek, bu noktadan 110 kilometre sonra İshakpaşa Sarayı'na varacaktım. Orada da beni aslanlar bekliyordu. Yoldaki buz tabakasının sertleşip kayganlaştığını görünce arabama zincir taktım. Ne de olsa onun, aslanlar gibi toprağa gömülecek tırnakları yoktu! Şeytan Köprüsü'nde rüzgârla birlikte yüzüme vuran soğuğun tenimi bıçak gibi kestiğini; Muradiye Çağlayanı'nın, diğer adıyla Bend-i Mâhi Şelalesi'nin donduğunu gördüm.

Sayfa 3/6


























BİR KIŞ YOLCULUĞU
2002 / ŞUBAT

Çağlayan sırtını yola vermiş, suyunu içecek aslanları avcıların görmemesi için kendini gizlemişti sanki. Ahşap köprüden, aşağıda sürüklenen iri buz kütlelerini seyrettim. Gönderme'de -20 dereceyi bulan soğuk, bir zamanlar dünyanın en sıcak yerlerinden biri olan sönmüş Tendürek Yanardağı'na yaklaştığımın ipucunu vermiyordu; ama, biraz sonra volkanik kayaçlar ve tüf tepecikleri karın altında yer yer kara lekeler olarak görünmeye başladı. Dere yataklarından yükselen buhar, sisten bir yılan gibi suları takip ediyordu. Tek katlı evlerden oluşan köylerde bacaların sessizliğini bozan tek şey, pembe renkli ilkokullarda çalan zille dışarı fırlayan çocukların bağrışlarıydı. Çaldıran'a vardığımda, Yavuz Sultan Selim'in kazandığı savaşın anısına yapılan anıtın bulunduğu tepeden ovayı seyrettim. Kasabanın bitimindeki Kaz Gölü'nde beline kadar sulara dalan bir adam, elinde tuttuğu yabayla Poseidon'u andırıyordu.

Sayfa 4/6


























BİR KIŞ YOLCULUĞU
2002 / ŞUBAT

Ama, mitolojinin yerini biraz sonra gerçeğin Doğu'daki yüzü alacak ve adamın kıyıda bekleyen ineklerine yiyecek ot çıkarmak için bataklığı andıran suya girdiğini anlayacaktım. 2644 metre yüksekliğindeki Tendürek Geçidi'ni aştıktan sonra, Ağrı ili başladı. Çıplak tepelerin arasından yükselen Ağrı Dağı'ndan gözlerimi ayırmaksızın devam ettim yola. Nice dağcının çıkıp da inemediği Ağrı, uzaktan bir çocuğun bile tırmanabileceği bir dağ izlenimi veriyordu. Doğubeyazıt'a 15 kilometre kala toprak kırmızılaştı. Beyaz karın çevrelediği kırmızı kayalıklar, kış güneşinin son ışınlarıyla birleşince destansı görüntüler vermeye başladı. Doğubeyazıt'ı geçip İshakpaşa Sarayı'na vardığımda, şehre tepeden bakan yapının mavi bir hale ile sarıldığını gördüm. Yapımı neredeyse yüzyıl süren bu muhteşem yapıtın yanıbaşında, uygarlıklarını aslanlarla bir tutan Urartuların surları yükseliyordu.

Sayfa 5/6


























BİR KIŞ YOLCULUĞU
2002 / ŞUBAT

Harem bölümüne açılan büyük kapının çevresindeki aslan kabartmalarına elimi dokundurup fısıldadım: "Ağrı Dağı, sizden çok daha güçlü, kükremiş milyonlarca yıl önce ve susmuş. Siz insanlardan çok daha güçlüymüşsünüz, ama artık yoksunuz Anadolu'da. Kar ve zaman ayak izlerinizi de silmiş. Gücünüze saygı duyan taş ustaları da olmasaydı, bir zamanlar kükremelerinizin bu dağlarda yankılandığını nasıl bilecektik?"

* Akgün Akova, yazar.

Sayfa 6/6
 


























Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı