| Varsayalım
ki bu İstanbul'a ilk gelişiniz... Güneşli pırıl
pırıl bir sabah Haydarpaşa Garı'nın denize açılan
basamaklarından iniyorsunuz. Her dem çırpıntılı
ve üzerinde beyaz martıların oynaştığı denizden
esen serin rüzgâr ciğerlerinizi dolduruyor.
Kentin minareler, kubbeler ve camilerle göğe
yükselen silueti ise tam karşınızda... Tarihî
Yarımada'da ya da kentin taihîn özelliklerini
yitirmemiş kesimlerinde yapılacak yürüyüşler
sizi cami, medrese, türbe, sebil, çeşme, kilise
ve havra gibi yapılarla buluşturacak. Nice yıldır
bir kültürler mozaiği olan kentin dokusuna sinmiş
bu yapıların kubbe, külah ve çatılarında yer
alan alemler, onların mimari görünüşlerinin
tamamlayıcı bir unsuru olduğu gibi, sembolize
edilen dinî inanç ve felsefi değerleri de yüceltir.
Zaten dünyadaki pek çok kubbeli, sivri ve külahlı
yapının çatılarına haç ya da rüzgârgülü gibi
sivri unsurlar konulması bu düşünceden kaynaklanmıyor
mu; dikkati tepede tutarak, kubbenin kavisinin
aşağı doğru inmesinden kaynaklanan düşüklük
duygusunun önüne geçmek, semaya doğru çekilmek
ve hep yükselmek, yükselmek...
|