YÜKLENİYOR ...

























Beylerbeyi Sarayı
2002 / ARALIK

Büyük Konstantinus'un diktirdiği bir haçtan dolayı önceleri İstavroz Bahçeleri adıyla anılan Beylerbeyi set bahçelerinin oradaydım. Eski saraylardan kalan büyük havuzun orası. Set bahçelerinin güzelliği malum; bu bölgede Bizans döneminden itibaren görkemli binalar yapılmış, harikulade doğal çevreye bir de mimari görkem eklenmişti. Havada bahar gibi bir yaz günü tadı vardı. Serin esiyordu rüzgâr. Boğaz'daki dalgaların tuzu vuruyordu yüzüme. Sonrasında tarihe rastladım...

Yerli ve yabancı turistler vardı etrafta. Az önce sarayın harem ve selamlık olarak bilinen iki ana bölümünü bir rehber eşliğinde gezmişler, üç katlı bu saraydaki üç giriş, altı salon ve yirmi altı odanın hiç değilse bir bölümünü görebilmişlerdi. Bu nazik mekânın rutubete ve sıcağa karşı dayanıklı döşemelerinde yürümüş, orijinal olarak Mısır'dan getirtilen hasırlara elbette imrenmişlerdi.

Sayfa 1/6






























Beylerbeyi Sarayı
2002 / ARALIK

Çoğunluğu Hereke yapımı büyük boyutlu halı ve kilimler, Bohemya kristali avizeler, Fransız saatler, Yıldız porseleni vazolar, zamanın bir çırpıda geçmesi, Çin bibloları, Japon vazolar, merdivenler, sütunlar, eskinin kokusu, kûfi yazıyla işlenmiş ahşap mobilyalar, o yaz gününü içeri taşıyan pencereler, geçmişin ve şimdinin birbirine karışan sesleri, kimin olduğu belirsiz gölgeler... Tarih, detaylarda gizliydi. Bir ara büyük havuzun çevresinde yer alan Sarı Köşk'e, saltanat atlarını barındırmak amacıyla inşa edilmiş Ahır Köşk'e ve bir av köşkü olarak yapılmış, havuzlu iç mekânıyla insanı büyüleyen Mermer Köşk'e doğru uzandıklarını da biliyorum turistlerin.

Detaylar önemlidir... Hayattaki birçok tecrübe bana bunu kanıtlamıştı, biliyor gibiydim...

Sayfa 2/6
































Beylerbeyi Sarayı
2002 / ARALIK

Sarayı gezdiren rehberin mermer sütunlardan birine dokunarak, "Gerçek mermer, nasıl diyeyim, taşlaşmıştır. Dokundukça soğukluğu ile sizi içine alan, o soğukluğun sizin içinize doğru yürüdüğü, size bulaştığı bir dokuya sahiptir, bu yüzden de gerçektir ya zaten, canlıdır mermer" dediğini tahmin etmek güç değil. Beylerbeyi Sarayı canlı bir saraydı. Gerçek mermerdi. Mermer bir saray. Peki, ya soğuk? Oysa, ahşap sıcaktı dokununca... Bir zamanların İstanbulu'nda yapım işlerinde sıkça kullanılırdı ahşap malzeme. Ancak, sık sık çıkan yangınlar yüzünden o günlerde inşa edilen ve dönemin özelliklerini taşıyan nice ahşap saray, köşk, kasır ve evin ancak isim ve öyküleri kaldı günümüze. 19. yüzyılın ilk yarısında inşa ettirilen, II. Mahmud'un sahilsarayı, yani eski Beylerbeyi Sarayı'nın başına gelenler de pek farklı olmadı... Geriye tavanı ve duvarları denizkabuğu, denizyosunu gibi desenlerle ince ince işlenmiş bir Mermer Köşk ile bir zamanlar kuğuların süzüldüğü Büyük Havuz kaldı.

Sayfa 3/6































Beylerbeyi Sarayı
2002 / ARALIK

1851 yazında yanan ahşap sarayın yerine Sultan Abdülaziz'in mimar Sarkis Balyan'a yaptırdığı, yapımında beş bin kişinin çalıştığı söylenilen bu yeni sarayın Boğaz'a nazır set bahçeleri üzerinde gezerken, tarihin size hükmettiği izlenimine kapılabilirdiniz. Öylesine canlıydı Beylerbeyi Sarayı. Dingindi. Sakindi...

Yapımı 1864'te tamamlanan ve adını III. Murad döneminde Rumeli Beylerbeyi olan Mehmed Paşa'nın bölgedeki yalısından alan saray gösterişliydi de. Sultan, odaların ağır yaldızlı kalemişleriyle süslenmesini istemiş, bu iş için Mabeyn-i Hümâyun ressamını görevlendirmişti. Sultanın kendisine ait odaların tavan süslemeleri som yaldızlı olacak, hayvanlar, kuşlar, doğadaki aslına uygun olarak resmedilecekti. Hiçbir masraftan kaçınılmamıştı; sarayın aydınlatılması için Nakkaş Caddesi'nde, bir gazhane kurulmuştu örneğin.

Sayfa 4/6































Beylerbeyi Sarayı
2002 / ARALIK

Mobilyalar özenle seçilmişti; ana yapının yanı sıra, Sarı Köşk, Mermer Köşk ve Deniz Köşkleri için de Avrupa'dan eşyalar getirtilmişti. Dış görünümüyle Batılıydı saray... Her ne kadar kalbi Doğu'da kalsa da. Geçmiş dönem mimarlıklarından izler taşıyordu; Yunan, Roma, Rönesans, Barok... İç mekân, Türk evi plan anlayışına uygun olarak bölümlenmiş, dış süslemedeki Batı kaynaklı motifler, iç düzenlemede yerlerini geleneksel motiflerden türetilmiş süslemelere bırakmıştı.

Mağrurdu saray. Çıt çıkmıyordu. Bir zamanlar nice yabancı devlet başkanı ve erkânını ağırlamıştı. Fransa İmparatoriçesi Eugenié, Abdülaziz'i ziyaret ettiğinde kendisine Beylerbeyi Sarayı tahsis edilmişti. İmparatoriçe haremde 24 numaralı odada kalmış, kendisi için özel olarak yaptırtılan hamamı kullanmıştı.

Sayfa 5/6































Beylerbeyi Sarayı
2002 / ARALIK

Tarihi ve zamanın geçip gidişini anlamak için somut anlara ihtiyaç duyuyor insan. Bu yüzden miydi, tam emin değilim, II. Abdülhamid'in ömrünün son altı yılını geçirdiği bu yazlık sarayın, tarihin içinde gezinen siluetinin kafamdaki fotoğrafını çekiverdim... Arkada muazzam bir saray, dantel gibi örülmüş Beylerbeyi Sarayı. Bulunduğumuz yerin altından geçen tarihsel tünel. Tünelin ortasında yer alan çeşme. Çeşmenin yazıtındaki II. Mahmud adı. Kıyı yolunun işlevini sürdürmesini sağlayan, aynı zamanda yüksek duvarların ötelerdeki bahçelerle bağlantısını kuran tünel. Ve sus. Sonrası ise insana mal edilebilecek taihîe bir sessizlikti galiba.

* Müge İplikçi, öykü yazarı.

Sayfa 6/6
 



























Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı