YÜKLENİYOR ...

























İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ : BERLİN
2002 / OCAK

"Berlin, soğukta sancıyan iskelet..." 30'ların ilk yarısında Berlin'de yaşayan ve Naziler'in güçlenmeye başladığı dönemde yavaş yavaş zehirlenen Alman toplumuna ayna tutan Christopher Isherwood, 'Hoşçakal Berlin' adlı romanında kenti böyle tanımlıyordu. Berlin'e kış ortasında ayak basıldığında gerçekten de ilk hissedilen, insanın adeta beynine işleyen bu keskin soğuk oluyor. Gökyüzü kalın, gri bir battaniyeyle kaplı. İnsanlar sokaklarda oyalanmadan, hızlı adımlarla yürüyor. Meydanlar, parklar boş, ağaçlar yapraksız. Kentin daha eşiğinde öylece dururken belki de çok şey bekliyorum: Isherwood'un romanlarından, Wenders ve Fassbinder'in filmlerinden tanıdığım bu görmüş geçirmiş kentin ruhunu anlamak. Oysa, Berlin bu soğuk kış günlerinde içini kimseye açmıyor. Hele yabancılara hiç... Beyaz bulutların gökyüzünden yere indiği sisli ve yağmurlu bir sabah, ünlü Alexanderplatz'dayım.

Sayfa 1/5


























İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ : BERLİN
2002 / OCAK

1970'lerin başlarında yıkılıp, totaliter çizgilerle yeniden düzenlenen meydan, çevresindeki geniş bulvarlarda uzanıp giden tekdüze binalar ve televizyon kulesi (Fernsehturm) ile daha bir heybetli. Eski Doğu Almanya başkentinin en önemli sembollerinden biri olan kule, 60'ların sonlarına doğru, Doğu ile Batı Berlin arasındaki ilişkilerin en gergin olduğu bir dönemde, Batı Berlin'deki televizyon kulesine nispet olsun diye inşa edilmiş. Alexanderplatz'ı çevreleyen bulvarlardan Karl-Marx-Allee'nin adı bir zamanlar Stalinallee'ymiş.
Düzenlenmesi Doğu ile Batı Berlin'in birbirinden farklı politik sistemler doğrultusunda gelişmeye koyulduğu 1950'lere denk düşüyor. Bu uçsuz bucaksız bulvarda pek öyle uzun boylu yürüyemiyorum. İnsan, attığı her adımda ne kadar küçük olduğunu duyumsuyor. Kim bilir, boyutlarının bu denli büyük tutulmasının amacı buydu belki de... Metro istasyonunda parkasına sıkı sıkıya bürünmüş gencin çalıp söylediği Rusça melodiler havayı biraz olsun yumuşatıyor.

Sayfa 2/5


























İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ : BERLİN
2002 / OCAK

Ama, şimdi beni ancak sıcak, dumanı tüten koca bir fincan kahve ısıtabilir. Wenders'in 'Berlin Üzerinde Gökyüzü' adlı filmindeki gibi: Yeryüzüne inen melek Damiel, ölümlü olmadığı için yaşamı da bilmez, renkleri, tadları, kokuları ve hatta sevgiyi de. Ama, yalnızca uzaktan bakmak, yaşamın içine girememek yeterli değildir onun için, insan olmak ister. Çok istediğinden bu dileği gerçekleşir de. İnsana dönüştüğünde, ilk satın aldığı şey bir fincan kahvedir... Artık, yüzüme çarpan soğuk havayı hissetmekten hoşnut, elimde harita, Oranienburger Caddesi'ne giden labirentimsi sokaklara dalıyorum. Birbirinden şık kafeler, barlar, butikler, küçük ama sevimli restoranlarla dolu, henüz tam olarak makyajlanmamış sokaklar Berlin'in bohem dünyasına açılıyor. Duvarın yıkılmasından hemen sonra bir fırsatını bulup civardaki boş ve bakımsız binalara yerleşenlerin açtıkları sanat galerileri, atölyeler sayesinde bölge bugün Berlin'in alternatif sanat ve underground kültür merkezi konumunda. Günümüzde özgün bir sanat mekânı olan, savaş

Sayfa 3/5


























İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ : BERLİN
2002 / OCAK

öncesinin ünlü Yahudi mağazası Tacheles, içinde pek çok galeri, tiyatro, kafe ve bir de sinema barındıran Hackesche Höfe ile Yahudilerin Berlin'deki tarihine ilişkin belgeler sunan bir müze niteliğindeki Neue Synagogue da Oranienburger Caddesi'nde. Savaş sırasında bombalanıp taş üstünde taş bırakılmayan Potsdamer Platz ise birleşen Berlin'in yeni ticaret merkezi. Modern sinema ve tiyatro kompleksleri, şık ve pahalı restoranları ile günümüzde New Yorkvari bir tarz oluşturan Potsdamer Platz, Mercedes, Sony gibi dünya devlerinin etiketini taşıyor. Yıkılıp tekrar tekrar inşa edilmek Berlin'in kaderi olmuş hep. Nazilerin elinden trajik bir şekilde, Müttefiklerin bombardımanıyla kurtulan kente 1948'de dönen Brecht, gördüklerini bir 'moloz yığını' olarak tanımlıyor. Savaş sonrası buradaki insan kaybı da dehşet verici boyutlardaymış: Hitler'in toplama kamplarından bir daha geri dönmeyen binlerce Yahudi'den başka 80 bin Berlinli de yaşamını yitirmiş. Berlin şimdi birleşen güçlü Almanya'nın başkenti olma sıfatını hakketmeye çalışıyor. Doğu ile Batı'nın birleşmesiyle merkezi giderek doğuya kayıyor.

Sayfa 4/5


























İKİ ŞEHRİN HİKAYESİ : BERLİN
2002 / OCAK

Türklerin çoğunlukta olduğu Kreuzberg gibi dış mahalleler artık kentin göbeğinde. Merkezin doğuya kaymasının en önemli göstergelerinden biri de Bonn'dan göç eden hükümetin, Reichstag'a taşınması. Bu görkemli parlamento binasının Mimar Sir Norman Foster'in restorasyonundan sonra '99 Nisan'ında açılmasıyla, arkasında hüzünlü bir Bonn bırakan Berlin, duvarın yıkılmasından tam 10 yıl sonra, birleşen Almanya'nın ebedi başkenti oldu. Kent her geçen gün yeniliklere gebe... Ve her geçen gün her şey bir bir tarihe karışıyor. Bir zamanlar Rus ve Amerikan tanklarının karşı karşıya geldiği ünlü Checkpoint Charlie, duvarın yıkılışı, sevinçler, acılar, sararmış fotoğraflar, her şey... Doğu nerede? Neresi Batı? Ve Brecht'in dediği gibi: "Tanrıya şükür her şey çabucak geçer. Sevgi de, hatta keder de. Nerede dün gece dökülen yaşlar? Geçen yıl yağan kar nerede?"

*EMEL ÇELEBİ

Sayfa 5/5
 


























Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı