YÜKLENİYOR ...

























YORGUN VE MAKYAJSIZ, AMA ÇOK ÇEKİCİ BÜKREŞ
2001 / EYLÜL

İçimizde İstanbul'u arkada bırakmanın dayanılmaz hafifliği, bir akşam trenle yola koyulduk. Sınır tanımayan kuşlar gibiydik. Kanatlarımız yoktu; ama, köprülerin üstünden tıngır mıngır önce Meriç'i, sonra Tuna'yı aştık... Bükreş'ten sonra Transilvanya Alpleri'ni trenle geçip kuzeye, Eflak Prensi Vlad Tepeş'in doğum yeri olduğu söylenen Sighişoara'ya varmayı planlıyorduk. Bükreş nedense, İstanbul'u andırıyordu; yorgun, ama makyajsız bir gülüşle karşıladı bizi. Samimiydi... Biz sokak köpeklerini sever, caddelerinde dolaşır, görkemli taş binalarına girip çıkar, 18. yüzyıldan kalma kiliselerini, kafe ve restoranlarını keşfetmeye çalışırken o başından geçenleri anlatmaya koyuldu... 1900'lerin başındaki altın çağı belli ki gerilerde kalmıştı. O yıllarda Romanya'da kültür, sanat ve mimaride Fransa rüzgârları esiyordu. Bükreş de mimarların elinden Paris modasına göre giydirilmekteydi: Geniş, ağaçlıklı bulvarlar, Neo-klasik binalar, kuzeydeki göllerle süslü şık parklar ve hatta Zafer Takı... 1930'ların sonuna kadar Balkanlar'ın Paris'iydi. Sonra felâketler üst üste geldi: II. Dünya Savaşı

Sayfa 1/5


























YORGUN VE MAKYAJSIZ, AMA ÇOK ÇEKİCİ BÜKREŞ
2001 / EYLÜL

bombardımanları, 1940 ve 77 depremi... 1980'lerde ise Bükreş'in güneyi Çavuşesku'nun görkemli bir sosyalist başkent yaratma sevdasına kurban gitti. Eski mimarî yapı bozularak yeni yeni caddeler açıldı, binalar dikildi. Komünizm sonrası dönemde Parlamento Sarayı adını alan Halk Sarayı'nın insanı ezen boyutlardaki mimarisi adeta Batı'ya karşı bir güç gösterisiydi. Aslında, kentin kılcal damarlarının geçtiği kalbine inmek için yanıp tutuşuyorduk. Elimizde haritalar, Bükreş'in ana tren garı Gara de Nord'dan yola koyulduk. Victoriei Caddesi, bizi kent merkezine ulaştırmaya söz vermişti. Sözünü de tuttu: Kısa bir yürüyüş ve kahve molasından sonra 1989 devriminin yakın şahidi olan Devrim Meydanı'ndaydık. Devrim şehitleri için dikili anıtlar, Çavuşesku'nun son konuşmasını yaptığı eski Komünist Parti Merkez Komitesi binası, günümüzde George Enescu Filarmoni Orkestrası'nın konser salonu olan Romanian Athenaeum ve Ulusal Sanat Müzesi'ne ev sahipliği yapan Cumhuriyet Sarayı burada. Sarayın batısındaki tarihî (19. yüzyıl) Cişmigu Bahçeleri'ni gezdikten sonra, günlük koşuşturmacanın içine karışıp Victoriei

Sayfa 2/5


























YORGUN VE MAKYAJSIZ, AMA ÇOK ÇEKİCİ BÜKREŞ
2001 / EYLÜL

Caddesi'nden güneye, kentin kalbine doğru akıp gittik. Bükreş'in caddelerini, sokaklarını arşınlarken belki de en çok küçük kiliseleri büyüledi bizi. Kapıları pencereleri işlemeli tarihî binaların ya da büyük apartman bloklarının arasına sıkışmış sürpriz birer hediye paketi gibiydiler. UNESCO korumasındaki, avuç içi kadar Stavropoleos Kilisesi (1724) halen gönlümüzde. Yalnızca yaya trafiğine açık Lipscani Caddesi ise sanki İstanbul'dan tanıdık bir sima. Sağı solu elbise, kumaş, gelinlik, kitap satan dükkânlar ve işportacılarla dolu. Bükreş yolunda trenin daracık kompartımanına otururken içimizde büyüttüğümüz bir düş vardı... 19. yüzyıldan kalma Manuc Han'ın avlusunda bir "oh" diyebilmek. Eski zamanda seyahat eden tüccarların kaldığı han, bugün otel ve restoran olarak hizmet veriyor. Geniş avlusunda acele bir öğlen yemeği yemek kısmetmiş. Çünkü, bizi bu kez Transilvanya'ya götürecek olan tren Gara de Nord'da bekliyordu. Yeniden yolculuk heyecanı ve görülecek yerler... Tren Transilvanya Alpleri üstünde, ormanlarla çevrili Sinaia'ya gelince ani bir

Sayfa 3/5


























YORGUN VE MAKYAJSIZ, AMA ÇOK ÇEKİCİ BÜKREŞ
2001 / EYLÜL

kararla indik. İstasyondan kısa bir yürüyüş mesafesindeki Sinaia Manastırı ve Peleş Şatosu hoş bir sürpriz oldu. 17. yüzyıldan kalma manastır, bir zamanlar ormanlık Bucegi Dağları'nda yaşayan keşişlerin sığınağıymış. Kral I. Carol'ın yazlığı olarak ilk bölümü 19. yüzyıl sonlarında inşa edilen Peleş Şatosu ise ağaçların arasından görülen uçları sivri kuleleriyle peri masallarından fırlamış gibi. Yeşil tepelerin kucağındaki ortaçağ kenti Braşov'da ise ilk ziyaret ettiğimiz yer, 15. yüzyıldan kalma Kara Kilise oldu. Gotik tarzda inşa edilen kilisedeki 17. ve 18. yüzyıl Türk halıları koleksiyonu paha biçilemez değerde. Braşov'un 30 kilometre güneyindeki Bran'ın tarihi de Türklerle içli dışlı. 'Dracula'nın Şatosu' diye bilinen Bran Şatosu aslında, 14. yüzyılda Bran dağ geçidini Türklere karşı savunmak isteyen halk tarafından yaptırılmış. 19. yüzyıl yazarı Bram Stoker'in vampir 'Kont Dracula' romanını dayandırdığı Eflak Prensi Vlad Tepeş (Dracula) ise şatoda yalnızca birkaç gün konaklamış meğer. Dracula'ya ait efsane bol: Doğum yerinin Sighişoara olduğu söyleniyor. Oysa,

Sayfa 4/5


























YORGUN VE MAKYAJSIZ, AMA ÇOK ÇEKİCİ BÜKREŞ
2001 / EYLÜL

bu konuda kesin bir bilgi yok. UNESCO tarafından surları korumaya alınan bu ortaçağ kenti iki katlı taş evleri, 14. yüzyıldan kalma saat kulesi, kiliseleri, ağaçlıklı küçük meydanıyla sakin bir yaşamdan kesitler sunuyor. Belleğimizde hâlâ canlı olan Bükreş ise televizyonda haberlerden izlediğimiz görüntülerle birleşiyor. Yanımızda oturan yaşlılar düşüncelerimizi dile getiriyor: "Bükreş büyük şehir". Hemen ekliyoruz, "Aynı, İstanbul gibi!"

Yazı EMEL ÇELEBİ*
Fotoğraflar GARO MİLOŞYAN

Sayfa 5/5
 


























Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı