|
İçimizde İstanbul'u arkada bırakmanın dayanılmaz hafifliği, bir akşam trenle yola koyulduk. Sınır tanımayan kuşlar gibiydik. Kanatlarımız yoktu; ama, köprülerin üstünden tıngır mıngır önce Meriç'i, sonra Tuna'yı aştık... Bükreş'ten sonra Transilvanya Alpleri'ni trenle geçip kuzeye, Eflak Prensi Vlad Tepeş'in doğum yeri olduğu söylenen Sighişoara'ya varmayı planlıyorduk. Bükreş nedense, İstanbul'u andırıyordu; yorgun, ama makyajsız bir gülüşle karşıladı bizi. Samimiydi... Biz sokak köpeklerini sever, caddelerinde dolaşır, görkemli taş binalarına girip çıkar, 18. yüzyıldan kalma kiliselerini, kafe ve restoranlarını keşfetmeye çalışırken o başından geçenleri anlatmaya koyuldu... 1900'lerin başındaki altın çağı belli ki gerilerde kalmıştı. O yıllarda Romanya'da kültür, sanat ve mimaride Fransa rüzgârları esiyordu. Bükreş de mimarların elinden Paris modasına göre giydirilmekteydi: Geniş, ağaçlıklı bulvarlar, Neo-klasik binalar, kuzeydeki göllerle süslü şık parklar ve hatta Zafer Takı... 1930'ların sonuna kadar Balkanlar'ın Paris'iydi. Sonra felâketler üst üste geldi: II. Dünya Savaşı
|