YÜKLENİYOR ...

























BEBEKLERİN KÖYÜ
2001 / TEMMUZ
Yaşı ilerledikçe insan, çocukluğunun bahçelerini nerede arar? Belleğimiz bizi ninnilere, sürülerin çıngıraklarına, saklambaç oyunlarına, uçurtmaların iplerine nasıl götürür? Nasıl canlanır eski çarşılar, kına geceleri, koyun kırkmalar, aynaya bakan gelinlik kızın yüzü? Bizi bir yerlerde bekler mi buğday başakları arasında yuvasını yapan tarlakuşu? Yoksa, kentleşirken ödediğimiz bir bedel de, yitirmemiz midir doğduğumuz evi, sokağı, köyü? Yitirdiysek eğer, nasıl yaşatmalı onu anılardan çıkarıp?

Bu soruları belki hiç sormamış olabilirsiniz kendinize. Hatta düşlerinizde bile silinmiş olabilir çocukluğun mevsimi. Ama, Ayhan ve Nazmiye Çetin için çocukluklarını geçirdikleri Konya'nın Akviran köyü silinip gitmedi, daha doğrusu onlar silinip gitmesine izin vermediler. Ürettikleri el yapımı bebeklerle, Akviran köyünün öyküsünü 1920'lerden başlayarak anlattılar. Yaratıcılıklarını geçmiş zamandan alarak, sabırla, incelikle şekil verdiler 30 santimetrelik bebeklere.
Sayfa 1/6


























BEBEKLERİN KÖYÜ
2001 / TEMMUZ
Derken 50-80 santimetrelik evler yaptılar. Üstlerine tarhana kurutan kadınlar koydular, bahçelerinde damat tıraş ettirdiler, kapı önlerinde uzun eşek oynattılar çocuklara. Efeler zeybeğe dururken, atına heybelerini yüklemiş bir yolcuya yokuşu tırmandırttılar. Hayır, hayır onlar yaptırmadılar bunları; Akviran'da bütün bunlar zaten vardı. Hatta köyün küçük çarşısındaki dükkânlar bile var oldukları dönemlerdeki adlarını taşıyor: Demirci Mehmet Ali Usta, Berber Yakup, Bakkal Ahmet, Tenekeci Muhittin Usta...

Naif, ama heyecan verici bir geçmiş zaman köyü yaratırken, bu küçük dünyayı diğer insanlara da açtılar. Selçuk-Pamucak-Kuşadası-Seferihisar dörtyolundan Kuşadası'na doğru ilerlediğinizde 300 metre sonra karşınıza çıkıyor bu "anılar evi". Önce bahçesinde insan boyutlarındaki örneklerle karşılaşıyorsunuz. Bir kadın bebeğini kundaklayıp sırtına vurmuş, taşıyor.
Sayfa 2/6


























BEBEKLERİN KÖYÜ
2001 / TEMMUZ
Bir ihtiyar, ak sakallarıyla bir küpün üzerine oturmuş, acı kahvesini yudumluyor. Sonra, uzun, tek katlı bir yapının kapısını açıp bebeklerin yaşadığı (!) "Akviran köyü"ne giriyorsunuz. Birden tanıdık bir yüzle karşılaşıyorsunuz. Nasreddin Hoca, eşeğinin sırtına binmiş, etrafına toplanan çocuklara o bildik sözü söylüyor: "Parayı veren düdüğü çalar!"
Biraz ilerde, develeriyle Toroslar'dan inen yörükler nar, portakal, keçiboynuzu getiriyorlar köye; buğdayla değiş tokuş yapıp geriye dönecekler. Bir çoban keçilerini götürürken, çoban köpekleri oğlakları kolluyor.

Köyün hemen hemen bütün örf ve adetleri canlandırılmış bebeklerle. Bebeklerin önce gövde iskeleti yapılıyor, kafa ve eller takılıyor, gövde kâğıt ve bezle dolduruluyor, beden iple sarılıyor, tiftikten saç ve kirpik yapıştırılıyor. Ayhan Çetin bunları yapıyor ya, Nazmiye Hanım da renk ve desenlerine sadık kalarak o zaman giysilerini giydiriyor üstlerine. Evler ise, kâğıt, mukavva, ağaç ve köpükle üretiliyor.
Sayfa 3/6


























BEBEKLERİN KÖYÜ
2001 / TEMMUZ
O evlerden birinde kış hazırlığı yapılıyor. Yıkanıp kaynatılan ve kurutulan buğdayları el değirmeni ile çekerek pilavlık bulgur yapıyor kadınlar. Atına yüklediği basmaları, pazen entarileri, aynaları, saç tokalarını köy meydanında toplanan kadınlara sergileyip satıyor bir çerçi. Çamaşırlar yıkanırken bir evin avlusunda, bir başka avluda nazar değmesin diye güzel bir kızın başından aşağı kurşun dökülüyor. Tütüncüden alınan tütünler, kâğıda sarılıp sigara yapılırken, körüklü bir fotoğraf makinesinin siyah örtüsü altındaki fotoğrafçı, tahta bir sandalyeye oturttuğu müşterisinin yüzünü siyah beyaz vesikalığa dönüştürüyor. Olağan işlerden asker uğurlamaya kadar Akviran'ın Cumhuriyet'in ilk dönemlerinden başlayarak gündelik yaşamı karşınızda.

Adının Balaban mı, Kocaoğlan mı olduğuna bir türlü karar veremediğimiz bir ayı, sokakta yere yatan bir adamın sırtına çıkmış, çiğniyor. Elbette kötülük yapma niyetinde değil, sırt ağrılarına iyi gelsin diye!
Sayfa 4/6


























BEBEKLERİN KÖYÜ
2001 / TEMMUZ

Yanında tef çalan sahibinin dili çözülse, şarkı bile
söyleyecek! Köy kahvesine gittiğinizde, tavşan kanı çaylarını yudumlayanlar, bir yandan da komşu köydeki güreşlerden söz ediyorlar belki de. Onlar laflaya dursun, ötede tarlalarda kadınlı erkekli bir hasat zamanı yaşanıyor başakların arasında. Bir adam kırçıllı atlarına su veriyor, bir kuyudan su çekerek. Değirmenci boş durur mu, o da müşterisinin eşeğine un çuvallarını yüklemiş, hayrını görmesini diliyor!

Köydeki avlulardan birinde, rengârenk bir çalışma var. Rengârenk diyoruz, çünkü kazanlar kaynamaya devam ederken kök boyalarla boyanmış ipler avlulara kurutulmaları için asılmış. Sonra, halı tezgâhlarında genç kızların el emeği göz nuru olarak ilmek ilmek işlenecek ve halı olarak evlerdeki yerlerini alacaklar. Akviran'da davul zurnanın sesini duymamak olası değil; çünkü Aydın efeleri, Silifke ve Ege oyunları oynayan kızlar da katılmışlar köyün neşeli dünyasına.

Sayfa 5/6
 


























BEBEKLERİN KÖYÜ
2001 / TEMMUZ

Onlar da köyün sürpriz konukları. Geçtiğimiz yılın Mayıs ayında açılan Kültür Köyü'nün eksiği yok mu, var elbet! Geleneklerimizin içinden çıkıp gelen bu bebekler konuşmuyorlar! Ama, bakarsınız Ayhan ve Nazmiye Çetin onları bir gün konuşturur da...
Köyün sokaklarında dolaşırken kerpiç bir evin kiremitsiz çatısında oturmuş, uçurtmasını uçuran hüzünlü bir çocuk göreceksiniz. O dalgın çocuğa dikkatle bakın! O çocuk büyüyünce, bütün bu bebekleri yapıp Akviran köyünü yeniden kuracak! Çünkü o, yeniden yarattığı köyüne kendisini de eklemeyi unutmayan Ayhan Çetin'in çocuk halinden başka bir şey değil... l

 


* Akgün Akova, yazar ve fotoğrafçı.
PRINT PHOTOBANK TURKEY

Sayfa 6/6
 

























































Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı