YÜKLENİYOR ...

























GEZGİNLERİN GÖZÜYLE:ANTALYA
2001 /ŞUBAT

Söylencelere göre, MÖ 2. yüzyılda Bergama Kralı II. Attalos'un "Bana bir yeryüzü cenneti bulun," buyruğuyla kurulan ve adını kurucusundan alan Attaleia, yani günümüz Antalya'sı, Anadolu'nun en bereketli coğrafyasında, antik Pamphylia, Pisidia ve Lykia bölgelerinin kesiştiği bir noktadadır. Bereketli coğrafyalara, renkli ve bin çiçekli kültürlere ev sahipliği yapan Antalya, tarih boyunca içinde hep kültürü, sanatı, mimariyi ve mitolojiyi dorukta yaşatmıştır. Çünkü onun mayası, lacivert denizlerin, kekik kokulu görkemli Torosların, coşkun çağlayanların, renk renk gelinduvakları ve hüsnüyusufların harmanıdır
Ozan Mehmet Emin Yurdakul'un benzetmesiyle o tarihinin her döneminde, "Akdeniz'in berrak aynasında kendi güzelliğini seyreden şirin bir kızdır." Ve hep cezbeder.Bu cazibeye kendilerini kaptıran gezginlerin tümünü tanımıyoruz. Bildiklerimizin ilki Anadolu'da beyliklerin egemen olduğu bir dönemde, 1335-1340 tarihleri arasında Antalya'ya gelen Arap seyyah İbn Battuta'dır. İşte, onun anlatımından birkaç satırla Antalya:

Sayfa 1/6


























GEZGİNLERİN GÖZÜYLE:ANTALYA
2001 /ŞUBAT
"...Kent halkı, ırk ve dinlerine göre ayrı ayrı mahallelere yerleşmişlerdir. Hıristiyan tüccarlar Mina (liman) adıyla anılan mahallede otururlar. Bu mahallenin çevresini bir sur kuşatmakta ve Cuma vakti geceleri surun kapıları kapatılmaktadır. Rumlar başka bir mahallede kendi başlarına otururlar. Onların bulundukları yer de bir surla çevrilidir. Yahudilerin de yine kendilerine ait, surla çevrili bir mahallesi vardır. Müslüman ahaliye gelince, bunlar asıl büyük şehirlerde yaşamaktadırlar. Burası bir Cuma mescidi ve medrese ile birçok hamamı, zengin ve tertipli büyük çarşıları ihtiva etmektedir. Şehrin çevresini, yukarıda kaydettiğimiz bütün mahalleleri de içine alan büyük bir sur kuşatır..." İbn Battuta'dan üç yüz yıl kadar sonra, Belçikalı gezgin Vincentio Stochovio Brugensi de, 1662'deki Antalya'yı şöyle tanımlıyor:
"...Türklerin Attalie adını verdikleri Satalie hep Küçük Asya'nın en güzel kentlerinden biri sayılmıştır... Bu yörenin güzelliğini ve kent dışındaki bahçelerin hoşluğunu kâğıda dökmek olanaksız;
Sayfa 2/6


























GEZGİNLERİN GÖZÜYLE:ANTALYA
2001 / ŞUBAT
iki üç fersahlık ovalar, ovalarda dipleri hiç güneş görmeyecek kadar sık dikilmiş, çoğu bizdeki armut ağaçları kadar yüksek portakal, limon, nar, kayısı ve benzeri ağaçlar ve bunları sularken dalları hep çiçekli, güzel meyvelerle yüklü ağaçlardan yayılan hoş kokuya bir serinlik veren sonsuz sayıda dere, bu bölgeyi küçük bir cennete dönüştürüyor."
Sırada, bir Türk gezgin var; Evliya Çelebi. Ünlü seyyahımızın, 1671-72 yıllarında konuk olduğu Antalya için uzun uzun yazdıklarından alıntılarımız şunlar:
"...Şehirde 8 hamam olup, çoğu Kaleiçi'ndedir. Bedesteni dış varoştadır. Varoşun 20'si Müslüman, 4'ü Rum mahallesidir. Fakat gayrimüslümler asla Rumca bilmezler. Limanı 200 gemi alır; ama liman içinde rüzgâr, fırtına eksik olmaz, bu nedenle gemiler palamarlarını sahildeki yüksek kayalara bağlarlar. Buranın turuncu, kebbatı, hurması, zeytini, inciri, şekerkamışı, narı cihanı tutmuştur. Her taraf bağ ve bahçedir. Tekeli Paşa Bahçesi en ünlüsüdür. Halk diğer Anadolu halkı gibi güzel Türkçe konuşur, terbiyeli ve garip dostudur..."
Sayfa 3/6


























GEZGİNLERİN GÖZÜYLE:ANTALYA
2001 / ŞUBAT
İngiliz Amiral Francis Beaufort, 1812'de görevi gereği gemisiyle o dönemde "Karamanya" adıyla anılan, Anadolu'nun güney sahilleriyle ilgili gözlemlerini "Karamania" adlı kitabında yayımlar. İşte, onun Antalya'yla ilgili birkaç ilginç gözlemi:
"...Küçük bir limanın etrafına çok güzel kurulmuş bir şehir. Sokaklar sanki bir tiyatronun oturma sıraları gibi ardı ardına dizilmiş. Şehir önce bir hendek ve üzerinde kuleler olan çift duvarlı bir sur ile çevrili.
Şehrin etrafındaki bahçeler çok güzel, ağaçlar meyve dolu. Verimli topraklar her yerde küçük akarsularla bölünmüş. Bir kent kurmak için bundan güzel bir yer seçilemezdi..."
Beaufort'tan çeyrek yüzyıl sonra 1838 yılının Nisan başında Antalya'ya ulaşan İngiliz arkeolog Sir Charles Fellows'un ilgi alanı doğallıkla yörenin arkeolojik zenginlikleridir ve bunlardan bir kısmını da Londra'ya taşımıştır. Gezisi sırasında tuttuğu günlüklerden oluşan "Asia Minor" isimli kitabının Antalya'yla ilgili bölümüne birlikte göz atalım:
Sayfa 4/6


























GEZGİNLERİN GÖZÜYLE:ANTALYA
2001 / ŞUBAT

"...Bütün şehir bir orman görüntüsü veriyor. Portakal, limon, incir ve dut ağaçlarından oluşan bahçeler, süs bahçesi özeniyle düzenlenmiş. Liman tarafındaki manzara harika. Her taraf ağaç ve çiçeklerle kaplı. Çıktığım bir gezi sırasında bir kucak dolusu çiçek topladım. Görmediğim, hatta adını bile bilmediğim o kadar çok çiçek var ki burada... Doğa adeta coşarcasına kendiliğinden bu güzellikleri sunuyor..."
Avusturyalı araştırmacı Karl Lanckoronski, 1884-1885 yıllarında Pamphylia ve Pisidia araştırmaları için büyük bir ekiple bölgeye gelir. O da yörenin arkeolojisiyle ilgilidir. İşte, kitabının "Pamphylia" cildinde, Antalya için yazdıklarından birkaç satır:
"...Şimdi gözünüzün önüne şöyle bir manzara getirin: Karşınızda, üst üste binmiş, denize ulaşmak için yarış edercesine birbirinin üzerinden, sağından, solundan geçiverecekmiş gibi duran dağlar. Yeşille mavinin kendiliğinden oluşan ve günün her saatinde ışığın durumuna göre insanı büyüleyen renk uyumu.

Sayfa 5/6


























GEZGİNLERİN GÖZÜYLE:ANTALYA
2001 / ŞUBAT

Şelaleler, akarsular, hurma ağaçları, minareler, alacakaranlıkta sis çökünce minarelerden yankılanan sesler...Kısacası Avrupalı yazarların çizdikleri hayal ürünü güzel manzaraların belki de hayal edilemeyecek kadar güzeli ve gerçeği işte burada..."
Ve tüm gezginlerden öte, gün olur Atatürk gelir Antalya'ya. O'nun gelişi ve söylemi aslında hiç de farklı değildir, Bergama kralı Attalos'tan. Aradan 2150 yıl geçmiştir, ama güzel aynı güzeldir: "Antalya hiç şüphesiz dünyanın en güzel yeridir." l

*Kayhan Dörtlük, arkeolog, Suna-İnan Kıraç Kaleiçi Müzesi Müdürü.
Musa Seyirci, Antalya İl Kültür Müdürü *Gravür ve fotoğraflar, Suna-İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri
Araştırma Enstitüsü Arşivi'ndendir.

Sayfa 6/6
Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı






























Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı