YÜKLENİYOR ...

























ANADOLU MADENİYETLERİ MÜZESİ
2001 / OCAK
Anadolu'nun ilk çağlarını anımsatan bir yeşil bahçenin içindedir, Anadolu Medeniyetleri Müzesi. Mavi çamlar ve bu çamlardaki kuş evleri tarihsel dekoru tamamlar. Bahçedeki sıralardan birine oturup tepelerden Ankara'ya bakarsınız. İçinde hâlâ binbir gizi saklayan Anadolu toprağı soluk alıp verir gibidir. Çok derin soluklardır bunlar ve sizi de derinlere çeker.
Müzede ise toprağın altından yeryüzüne çıkarılmış yüzlerce anı, binlerce yılın ötesinden, başka hayatlardan, başka dünyalardan öyküler anlatır ziyaretçilerine.

Dilsiz, ağızsız, sessiz, ama efsanelerle yüklü ve sırlarla sarılı... Müzeye günün hangi saatinde giderseniz gidin, bahçe hep yabancı gezginlerle doludur. Türkçe'nin yanında Fransızca, İngilizce, Almanca sözcükler çarpar kulağınıza. İnsanlık tarihinin en eski yerleşim yerlerinden olan Anadolu'da ve Anadolu'nun kalbi Ankara'da, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde kendi öykülerini, insanoğlunun öyküsünü dinlemeye çalışır gezginler, can kulağıyla.
Sayfa 1/6


























ANADOLU MADENİYETLERİ MÜZESİ
2001 / OCAK

İnsanlığın en temel gereksinimlerinden birinin "sanat" olduğu, "ben buradaydım" deme ihtiyacı olduğu, müzedeki daha ilk adımlarınızda göze çarpar: MÖ 6000'e tarihlenen kaya resimleri karşılar sizi.
Çatalhöyük'te bulunan, sıva üzerine kırmızı boya ile yapılmış boğa avı, geyik avı, akbaba freskleri sizi bin yıllar öncesinin bir usta ressamı ile tanıştırır. Bu ilkçağ ressamının gözünden, boğanın heybetini, geyiğin ince uzun bacaklı zarafetini, akbabanın göksel hâkimiyetini seyredersiniz. Aynı salonda, az ileride, Anadolu'nun Ana Tanrıçası (pişmiş toprak, Çatalhöyük, MÖ 5750) sizi bekler. Kaya tahtında, elleri iki leoparın boynunda onlara ve bütün dünyaya hükmederek oturmaktadır. Göğüsleri süt doludur, kolları güçlü. Bacakları arasında yeni doğan bir çocuk taşır. Binlerce yıldır hiç konuşmadan, kadının doğurgan, üretken, bereketli gücünü haykırır ziyaretçilerine. Müzenin Ana Tanrıça'sıyla sadece bu küçük ama müthiş heykelcikte değil, pek çok duvar resminde, başka heykellerde, farklı eserlerde de karşılaşırsınız.

Sayfa 2/6


























ANADOLU MADENİYETLERİ MÜZESİ
2001 / OCAK
Ana Tanrıça, Anadolu'nun neolitik, kalkolitik ve tunç çağları boyunca bereket sembolü olarak her vitrinde karşınıza çıkar. Ana Tanrıça'nın hemcinsleri ile de bazen stilize figürler (el ele tutuşmuş iki kadın, ikiz idol, altından ana kız, Alacahöyük MÖ 3000'in ikincisi yarısı), bazen çocuğunu emziren ana (tunç, Horoztepe, MÖ 3000), bazen leoparlarla el ele, otururken, ayakta, çıplak veya giyinik olarak, onlarca kez daha karşılaşırsınız. Ankara yakınlarından, Hasanoğlan'dan, Horoztepe'den, Alacahöyük'ten, Karaoğlan'dan gelen bu eski zaman kadınları yol gösterir ve sizi müzenin alt katında yer alan bölüme götürürler. Burada, Anadolu'nun binlerce yıllık ev yaşamına ait yüzlerce eşya ve Anadolu kadınına ait bir mücevher odası sizi bekler.
Müzenin Takılar Bölümü'ndeki sayısız süs eşyası, çapkın, zarif, uçucu, pırıltılı çağrışımlarla sanki hâlâ sahibelerini bekleyen bir sükûnetle gülümser ziyaretçilerine. Yüzünüz vitrindeki takılara, takılar sizin üstünüze yansır. Kendi boynunuzdakinin vitrindekilere ne kadar çok benzediğini şaşırarak fark edersiniz.
Sayfa 3/6


























ANADOLU MADENİYETLERİ MÜZESİ
2001 / OCAK
MÖ 3000'in ikinci yarısına tarihlenen kolye, onunla aynı yaştaki bilezikler, Alacahöyüklü kemer hep altından yapılmıştır. Anadolulu kadının bu sarı pırıltılı madene duyduğu binlerce yıllık sevgi hem müzenin vitrinlerinde ışıldar, hem de Akçakocalı Ümmühan'ın kollarında, Sivaslı Telli Teyze'nin boynunda, az ileride Pirinç Han'da gözlemeler yapan Emine Hanım'ın parmaklarında... Komşularınız, arkadaşlarınız, tanıdıklarınız ve tanımadıklarınız, anneler, teyzeler, yeğenler, müzedekilere çok benzeyen burmalı bileziklerini şıngırdatarak, "Evet, altın," derler. Takılar bölümünün hemen yanında, özellikle yeşil rengin pek baskın olduğu cam eşyalar, sözcüğün kırılganlığına kafa tutar bir inatla şıngır mıngır dururlar. Şişeler, sürahiler, kadehler, vazolar, minik amforalar, gözyaşı ve koku şişecikleri siyah kadifenin üstünde şıkır şıkır sıralanırlar. Anadolu'nun doğusu ile batısını, kuzeyi ile güneyini bağlayan ana yolların kavşağında kurulu Ankara için ayrılan özel salonun son vitrinlerinde, Türk çini sanatının seçkin örnekleriyle karşılaşırsınız.
Sayfa 4/6


























ANADOLU MADENİYETLERİ MÜZESİ
2001 / OCAK

Arkaik, Klasik, Helenistik pişmiş toprak kap ve seramikler gelir, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin çini duvar süslemelerine ve Türk mavisinin ışıldadığı tabaklara dayanır. Son dönem Kütahya ve İznik çinilerinin yanında karpuz camlı bir çift gaz lambası ve o pek tanıdık sedef kakmalı, telkâri nalınlar durur. Ankara'da yaşıyorsanız, Ulus'tan Çankaya'ya giden ana bulvarın tam orta yerinde, Sıhhıye'de, güneş kursu biçimindeki tunç heykel, her gün yolunuzu keser. Bir çift boğa boynuzunun içine alınmış tunç geyik heykelleri, kentin vazgeçilmez bir parçasıdır. Aynı figürü, çağdaş Ankara'nın pek çok yerinde görürsünüz gün boyu, çünkü Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin bu seçkin parçası, MÖ 3000'in ikinci yarısına tarihlenen bu törensel sembol, kentin de sembolüdür aynı zamanda. Heykelin yirmi dört santimetre boyundaki orijinali ise, Tunç Çağı salonunda gelen geçeni seyreder aynı gururla.

Sayfa 5/6


























ANADOLU MADENİYETLERİ MÜZESİ
2001 / OCAK

Müzeden çıkarsınız. Bahçeden, aşağıdaki Ankara'ya son kez bakarsınız. Bu toprağın altında yatan, kat kat kültürlerin son mirasçısı olmanın zenginliğini kalbinizde bir kez daha duyumsayarak, ona doğru yürürsünüz.

 

 

 

* Çiğdem Ülker, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi.

Sayfa 6/6
 































Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı