YÜKLENİYOR ...

























BİR CUMHURİYET ÇOCUĞU:YILBAŞI
2000 / OCAK
Yılbaşı tarihimize yakın zamanda giren eğlenceli adetlerden biri. Osmanlıda yok. Eski takvimle bugünkü arasında bir ilgi de yok zaten. Hicri takvim, miladi takvim olaylarına hiç girmeden, sözün kısasını seçelim. Osmanlıda yılbaşı, memleketin Hıristiyan tebaasını ilgilendiriyordu sadece. Yılbaşı “Noel” dönemi demekti. Aralık’ın 15’inden itibaren hareketlenen bu cemaat, 24 Aralık tarihinde İsa’nın doğuşunu kutlardı.

Osmanlının Hıristiyan yılbaşıya gösterdiği ilgi, 1829 yılına kadar gerilere uzanır. O yılbaşı İstanbul’daki İngiliz elçisi, Haliç’te bulunan bir gemide büyük bir balo verir. Baloya davetli olan Osmanlı devlet adamları, yatsı namazını Tersane Divanhanesi’nde kıldıktan sonra, sandallarla gemiye giderler ve sabaha kadar eğlenirler. Serasker Hüsrev Paşa, “Kâfir işi, fakat ne çare?

Devletçe bir şey oldu, katılmak lüzum etti” dese de, bu katılım Cumhuriyet’e kadar sürecektir.
Sayfa 1/8


























BİR CUMHURİYET ÇOCUĞU:YILBAŞI
2000 / OCAK
Özellikle Galata-Beyoğlu hattında Noel ve yılbaşı, en azından şöyle göz atmadan geçilemeyen bir temaşa imkanı sunuyordu. Aslında dinsel açıdan pek anlam taşımayan 31 Aralık tarihi de kimi kesimlerde (özellikle Ortodoks Rumlarda) İsa’nın sünnet günü olarak anılırdı. Bu gece de Noel gününe benzer kutlamalar yapılırdı.

Rumlar arasında geleneksel olarak yılbaşı gecesi hindi yenir, dans edilir ve eğlenilirdi. Ayrıca Sakız Adası’ndan getirilen sakızla (mastika) yapılan ve üzerinde yeni yıl yazan yuvarlak Yılbaşı Pidesi pişirmek de geleneksel bir olaydı. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeniler ise 1 Ocak’ta kutladıkları yılbaşına “Gağant” adını verirlerdi. Bu sözcük, zengin bir ziyafet sofrasıyla eşanlamlıydı. Bütün aile 31 Aralık gecesi biraraya gelir ve gece yarısına kadar sofrada birlikte olunurdu. İstanbullu Ermeniler yılbaşı için günler öncesinden alışverişe başlarlardı. Zeytinyağlı yaprak ve midye dolması, hindi ve anuşabur (aşure) yılbaşı sofrasının vazgeçilmez yiyecekleriydi. Çocukluğu 1915’li yıllara rastlayan,
Sayfa 2/8


























BİR CUMHURİYET ÇOCUĞU:YILBAŞI
2000 / OCAK

Türkiye’nin eski milletvekillerinden Hasene Ilgaz, o yıllarda gayrımüslimlerden oluşan komşularının yılbaşı kutlamalarının kendi evlerine nasıl yansıdığını, Berna Tuna’nın Hürriyet’te yayınlanan bir dizi yazısında şöyle anlatıyor: “Bizim neşelendiğimiz, sevindiğimiz günler, dinî bayramlardı. Bizim için yılbaşı diye bir olay yoktu. Yalnız, yılbaşının yaklaştığını, bizden olmayan dostlarımızın, ekalliyetlerin, yılbaşı için yaptığı hazırlıklardan ve evimize gönderilen hediyelerden anlardık. Kabukları renk renk boyanmış yumurtalar, yılbaşı çörekleri, kokular, lavanta çiçekleri, bu gönderilen hediyeler arasındaydı. Bu hediyeleri, ‘bizim bayramımız’ diyerek getirirlerdi. Biz de onlara lokum, yılbaşı tatlısı, gelincik şerbeti gibi ikramlarda bulunurduk.” Gelelim yılbaşının nasıl milli bir mesele haline geldiğine... Konu, 1926 yılında miladi takvimi resmen kabul edilişimizle açılır. O dönemde daha yılbaşını izleyen gün, yani 1 Ocak tatil değildi. Ama 1926 yılını 1927’ye bağlayan gün bir tesadüf eseri olarak, haftasonu tatiline, yani Cuma’ya denk gelmişti.

Sayfa 3/8


























BİR CUMHURİYET ÇOCUĞU:YILBAŞI
2000 / OCAK

Yapılan yılbaşı eğlenceleri büyük ilgi gördü ve sabaha kadar eğlenildi. Elektrik İdaresi de ilk kez o gece, saat tam 12’de kentin bütün ışıklarını bir dakika söndürme geleneğini başlattı. Ertesi yıl, İstanbul’un yılbaşı gecesi, özellikle şansını kumarda denemek isteyenler için özel bir önem taşıyordu. Eğlence yerleri tıklım tıklımdı. Ama o yılın en büyük süksesi bir kumarhane olarak işletilmeye başlanan Yıldız Sarayı’na gitmek oldu. İşletmeci Senyör Maryosera bu özel gün için rulet masaları kurmuştu. İstanbul’un tarihinde, bir gecede, hem de hiçbir yasal kısıtlama olmadan bu denli kumar oynandığı herhalde olmamıştı. Yıllardır hasetle seyredilen Beyoğlu eğlenceleri hızla yurt sathına yayıldı. Dergiler, özel yılbaşı sayıları çıkarmaya, gazinolar balolar düzenlemeye, “Tayyare Piyangosu” özel çekilişler yapmaya başladı. İnsanlar daha yeni yeni varlığını hissettikleri bu olaya, nasıl böylesine kırk yıllık dost gibi alışıverdiklerine şaşıra şaşıra yeni yılı kutlamaya başladılar.

Sayfa 4/8


























BİR CUMHURİYET ÇOCUĞU:YILBAŞI
2000 / OCAK

1935 yılında, Başvekil İnönü imzasıyla Millet Meclisi’ne sunulan “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun Tasarısı”nda, “Bütün medeni milletlerce tatil günü olarak kabul edilen 31 Aralık öğleden sonrasıyla 1 Ocak günlerinin uygulanmakta olan tatil günlerine eklenmesi” teklif edildi. Kanunun kabulüyle, hem ulusal bir eksiğimiz giderildi, hem de yılbaşı geceleri sabahlayanların resmen uyuyabilmeleri sağlandı! Bu ilk tatil gününün ertesinde “Son Posta” gazetesi muhabiri, gözlemlerini şöyle aktarıyordu: “Bu yıl yılbaşı gecesi, ay sonuna ve bayram ertesine gelişine rağmen, gayet neşeli geçti. Beyoğlu gazinoları bir gecede, bir sene içinde görmedikleri kadar bol müşteri buldular ve bütün bir yılın ziyanını örtecek kadar satış yaptılar. Dün sabah, saat ondan akşama kadar, sokaklarda sayım gününü hatırlatan bir tenhalık seziliyordu. Tatili fırsat sayarak sabahın onuna kadar güle oynaya içenler, ayılıp da sokağa çıkamamışlardı.” 1938 yılı yılbaşında, Atatürk ilk kez Anadolu Ajansı yoluyla yeni yıl tebriklerine karşı bir “cevap” yayınladı.

Sayfa 5/8
 


























BİR CUMHURİYET ÇOCUĞU:YILBAŞI
2000 / OCAK

Bu cevabın metni şöyleydi: “Yeni yıl münasebetiyle yurdun her tarafından vatandaşların yüksek duygularını ve samimi temennilerini bildiren bir çok telgraflar gelmektedir. Bundan son derece mütehassis olan Atatürk, teşekkürlerinin ve saadet dileklerinin Anadolu Ajansı vasıtasiyle iletilmesini emir buyurmuşlardır.” Bir yıl sonra, Atatürk’ün ölümünün ardından gelen yılbaşı ise oldukça hüzünlü geçiyordu. Yılbaşının bu denli hızla ülkenin “yerli malı” bir alışkanlığı haline gelmesine en başta yazarlarımız şaşırmıştı. Örneğin Peyami Safa: “Şu Yılbaşı gecelerinin manasını bir türlü anlayamıyorum. Sevinecek ne var? Evvela her şey tersine; dünya ve insan bir yaş daha ihtiyarlıyor, kainat bir yıl daha eskiyor, buna ‘yeni sene’ diyorlar. Herkes ölüme bir yıl daha yaklaşıyor, buna seviniyorlar, hayatın bir parçasını kaybetmek hoş bir şeymiş gibi hep birbirlerini tebrik ediyorlar” demekteydi. Refik Halid Karay ise bu kadar gerçekçi olmaya gerek görmeyerek, şöyle yazıyordu: “Hiçbir seneden ne fazla iyilik, ne fazla fenalık beklememeliyiz.

Sayfa 6/8
 


























BİR CUMHURİYET ÇOCUĞU:YILBAŞI
2000 / OCAK

Dünya sefil ise, bize yüz çeviriyorsa ondan alınacak intikam yolumuz şudur: O dünya ile iktifa ederek -yani yetinerek- mümkün olan zevkinden hissemizi koparmak! Yani sözün filozofçası oportünist olmak. Oportünist ve neşeli olalım, böyle olmak için antrenman yapalım.” Oportünistliği seçmediği için huysuzluğu ile tanınan Nurullah Ataç ise, yılbaşından söz ederken -hayatında çok az raslandığı ölçüde- iyimserdir.

1949 yılbaşında şöyle yazıyor: “Aralığın son günü akşamı, gönlümüzde bir ümittir başlıyor. Radyodan gelen ses, koynumuzda sımsıkı sakladığımız, bize bin türlü vaadlerde bulunan Tayyare Piyangosu biletimizin numarasını söylemese bile, yine ertesi gün bizim için bir saadet devresi başlayacağına inanıyoruz. Bu tatlı hülya bir kaç gün devam ediyor ve sonra yeni seneye alışıp, onun yeni olduğunu unutup on iki ay sonrası için, gönlümüze hoş gelen tasavvurlar kurmaya başlıyoruz.

Sayfa 7/8
 


























BİR CUMHURİYET ÇOCUĞU:YILBAŞI
2000 / OCAK

Bir kaç günlük hülya... Az mı? Zaten saadet denilen şey bir hülyadan, bizim içimizde kendimiz için icat ettiğimiz bir masaldan başka nedir ki?” Aradan geçen elli yıl içinde, bir zamanlar nasıl “yılbaşı”sız yaşadığımızı anlayamayacak ölçüde bu geceyi sevme tutkumuz giderek arttı.

 

 

 

* Gökhan Akçura, yazar.

Sayfa 8/8
 


























Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı