YÜKLENİYOR ...

























İSTANBUL BÜYÜSÜ
2000 / OCAK

İki deniz ortasında bir kara parçasının, bilmem kaç bin yıl önce -en ince yerinden- kırılması ile oluşmuş “çok özel” bir coğrafyada kurulan bu kentin, ta başından beri bir çekiciliğinin, bir ‘charme’ının olduğuna, hiç şüphe yok. Bu cazibeye bir tür “büyü” bile denilebilir. Bunu bütün dünya kabul ediyor. Hem de sadece bugün değil. Tarihte insanların kendi yaşadıkları yerlerden çıkıp dünyayı biraz tanımaya başladıkları ilk zamanlardan beri, genel kanı böyle. “Büyü” konusunda akla gelebilecek ilk soru, geçmişte önce kimin, ya da kimlerin, bu “insanların başını döndüren parfümün” kokusuna ve çekiciliğine kapılmış olduğudur. Düz tarihe bakanlar, MÖ 7. yüzyılda Orta Yunanistan’ın Megara adlı ılık kentinden kalkıp, buradaki biraz serin denizlere çıkmış olan insan topluluğunu sizlere söyleyeceklerdir. Byzas adlı efsanevi öncünün yönetimindeki bu grubun, doğrusu güzelliklerden anlar insanlar olduğu söylenebilir.

Sayfa 1/8


























İSTANBUL BÜYÜSÜ
2000 / OCAK

Çünkü, onlardan az önce buralara ulaşmış olan öbür koloninin, pek zevk sahibi olmadığı görülüyor. İnsan, iki peyzajı birden seyredebilen ayrıcalıklı bu yeri bırakıp, ya da görmeyip, Asya yakasının düz, yani standard kıyılarına yerleşir mi? Onlar, herhalde daha ılıman bir iklimi tercih etmiş olmalı. Khalkedonlulara karşı Megaralılar, belli ki güzellikten, davetten anlayan insanlarmış. Ama insanın içini, yine de bir şüphe kurdu kemiriyor: Sakın bunlar da, güzellikten filan değil, tekneleri için Haliç Limanı’nı kullanmak gibi faydacı bir sebebe kapılmış olmasınlar? Ama hikayeye biraz şiir, biraz lirizm katarsak, görünüm asıl o zaman, dramatikleşir. Demem o ki, İstanbul’un büyüsüne kapılmak için, olaylara düz bir bakış yetmez. Olağanüstü bir şeylerin olması gerek. Tarihte, işte o olağanüstü olay, Akdeniz’in azametli devleti Roma’nın buralara uzanması ile ve onun haşmetli bir kayzerinin, bu kıyılarda ve bu tepelerde görünmesi ile yaşanmış. İtalyan çizmesindeki bir iktidar kapışmasında, buradaki küçük yerleşim, yanlış ata oynamış. İki rakipten biri olan, Niger’i tutmuş.

Sayfa 2/8


























İSTANBUL BÜYÜSÜ
2000 / OCAK

O kaybedip iktidarı Septimus Severus kazanınca, ona şehri teslim etmemek gibi ikinci bir hata işlemiş. Uzun ve çetin bir kuşatma sonunda kenti ele geçiren bu azametli hükümdar, önce öfkesine kapılıp, burada “taş üstünde taş bırakmamış”. Ama tarihler, onun, sonra büyük bir pişmanlığa kapılıp, şehri yeni baştan imara koyulduğunu yazıyor. İşte burada devreye, İstanbul büyüsü ilk kez girmiş olmalı. Öldürdüğü bir güzelin başında ağlayan bir masal kahramanına benzetiyorum, ben Severus’u. Onu, bir heykel pozunda hayal de ediyorum: Zırhlara bürünmüş bu azametli adam, her yeri harabeye çevirdikten sonra, eski Akropol’un bulunduğu yerden, yani tepe noktasından, çevresini uzun uzun seyretmiş olmalı. Sol tarafta, bir iç liman, uyuyan uslu bir güzel gibi yatar. Tam karşısında bir kanal, koyu mavi suları ile kuzeye doğru kıvrıla kıvrıla akar. Sağ tarafta Asya, hafif tepeleri ile dalgalanırken, açık mavi bir deniz, enginlere doğru açılır; üstünde yakamozları, gökten düşmüş yıldızlar gibi parlatarak.

Sayfa 3/8


























İSTANBUL BÜYÜSÜ
2000 / OCAK

Ancak bu tablo, sadece doğanın elinden çıkmış bir armağandı. Sonraki yüzyıllar, bu doğaya, insan becerisinin güzelliklerini de kattı. Sihir, iksir, büyü ya da parfüm, o zaman kıvamını buldu.Konstantinus ve Justinianus adlı Romalılar, taht şehirlerine yeni bir görkem kazandırdılar. Ama sihir şurubunun son tadına varması için, en iyisi, yüzyılların 15.’sini beklemek gerekiyordu. Asya’nın içlerinden kopup gelmiş bir kavim, bir yandan Küçük Asya’nın antik nüfusları ile kaynaşır ve bütünleşirken, öte yandan Balkan diyarlarının en yetenekli çocuklarını da sistematik olarak bünyesine katıyordu. Bu gelişim, kaçınılmaz olarak, buradaki şehri başına tac etmekle, yepyeni bir aşamaya ulaştı. Ondan sonraki yüzyıllar, bir romanı tamamladı. Sentez netliğindeki yeni bir medeniyet, hazır bulduğu bir doğa hazinesi ile o kadar uyumlu kaynaştı ki! Her dönem, bu sahneye yeni ve görkemli bir tablo ekledi.
Adına Süleyman denen görkemli bir hükümdar,

Sayfa 4/8


























İSTANBUL BÜYÜSÜ
2000 / OCAK

adına Sinan denen bir dehaya yetki verdiğinde ve onun önüne sandıklar dolusu altın döktüğünde, şehrin tepesindeki düz bir çizgi üstüne, öyle bir anıt-bina oturtuldu ki, uyumlu kubbeler ve göz okşayan kemerlerden oluşan bu mabet, oraya taştan örülerek yükseltilmiş değil de, sanki granit bir dağdan, bir dev heykeltraş eliyle, çekiç ve küskü ile yontularak meydana çıkarılmış gibi duruyordu. Baş döndüren bir olmaz güzellikti bu. Ama Osmanlı medeniyetinin İstanbul’a kazandırdığı sihir, her zaman ve her yerde, Süleymaniye Camii gibi görkemli anıtlar üretmekle kalmıyor, her köşe-bucağı, size ayrı bir hikayeyi fısıltı ile anlatan güzelliklerle, ilmik ilmik örüyordu.
Bir sokak başında bir türbe, lacivert geceleri pencerelerinde mumların titrek ışıklarıyla, sarı tonlarıyla boyuyor; bir cami, eteğine kondurduğu bir muvakkithane içinde, duvar ve cep saatlerini ayrı ayrı, ince ince konuşturuyor; bir çeşme, duvardan indirdiği billûr suları, çanaklarının birinden öbürüne aktararak ruhu dinlendiren bir musikiye çeviriyor ve bu müziğe, her çeşme başına,

Sayfa 5/8


























İSTANBUL BÜYÜSÜ
2000 / OCAK

her namazgâha mutlaka diktiği bir çınar fidanının ulu bir ağaç haline gelmesi ile, onun dallarında ötüşen kuşların melodilerini katıyordu. Her mevsimi, bir şiirdi, İstanbul’un.

Yaz aylarının aygın baygın sıcakları da, sonbaharın hüzün dolu dökülen yaprakları da, kışların bütün şehri bembeyaz bir yorganla örten soğukları da, ayrı ayrı güzellikler sergisi halindeydi. Ama ille, bahar ayları...

Bahar, bütün dünyada olduğu gibi, yaşam sevincini, iyimserliği, umutları getiriyordu. Bütün dünyadan biraz farklı bir bahardı, bu yamaçlarda, bu kıyılarda esen. Yeşilin her tonu, koruları, ormanları baştan başa boyarken, doğanın her yere bağışlamadığı bir nimeti olan erguvan ağaçları, bir ressamın paletinden fırçası ile alıp bir tuvale rastgele serptiği damlaları gibi, pembe ve siklamen tonları ile, o engin yeşillikleri, akıl bozan tablolara çeviriyorlardı.

Sayfa 6/8


























İSTANBUL BÜYÜSÜ
2000 / OCAK

Adına İstanbul büyüsü denen o sihir, o tılsım, o mucize, böylesine bir doğa ve sanat örgüsünün sonucuydu. Son yüzyıl, birçok yeri olduğu gibi, dünyanın bu köşesini de etkiledi tabii.

Eski sihirin sustuğu ve yer yer yerini yeni bir dünyaya bıraktığı gözüküyor. Ama evrensel güzellikler kolay kolay ölmez; güçlü aktörler sahneyi hemen terk etmez. Modern şehrin makineleri de, eski tılsımları susturmayı, her zaman başaramıyor.

Günümüzün kalabalık ve sisli puslu koca metropolünde, bazen ve yer yer, bütün gürültülerin sustuğu ve eski bir müziğin, konuşmaya başladığı olur. Baharları, Boğaziçi’nin yamaçları öyledir. Ulu ressamın fırçası, yine, yeşiller üstüne pembe boyalarını damlatır.

Sayfa 7/8


























İSTANBUL BÜYÜSÜ
2000 / OCAK

Beykoz’un anıtsal çeşmesi, duvardan sularını yine en tatlı bir konser gibi döker. Boğaz’ın bir iskelesine sürünerek geçen bir gemi, ıssız bir çıkmaz sokakta, umulmadık bir eski dostumuz gibi karşımıza çıkar ve sizin gönlünüzü de alır götürür. Mehtaplı gecelerde ayın kayısı renkli ışığı, ruhunuzu eski bir fanus ve büyülü bir fener gibi aydınlatır. Lacivert sulara serilen gümüşten bir “serv-i sîmin”, İstanbul büyüsünün pırıltılı damlalarıyla, içinizi yıkar ve sizi tekrar kendine tutsak eder. İstanbul’un büyülü şerbetini altın bir kupa ile sunması, bir yanıyla kolay, bir yanıyla da zor oldu. Kolaylığı, birçok malzemeyi ona doğanın hazır sunmasından ileri geliyordu. Zorluğu ise, İstanbul kazanında kaynatılan büyülü iksir, 3 bin yıla yaklaşık bir tarihin kadim ateşi ile kıvamını ancak buldu.

* Çelik Gülersoy, yazar.

Sayfa 8/8






























Bir önceki konu başlığı Bir sonraki konu başlığı