|
Çünkü,
onlardan az önce buralara ulaşmış olan öbür
koloninin, pek zevk sahibi olmadığı görülüyor.
İnsan, iki peyzajı birden seyredebilen ayrıcalıklı
bu yeri bırakıp, ya da görmeyip, Asya yakasının
düz, yani standard kıyılarına yerleşir mi? Onlar,
herhalde daha ılıman bir iklimi tercih etmiş
olmalı. Khalkedonlulara karşı Megaralılar, belli
ki güzellikten, davetten anlayan insanlarmış.
Ama insanın içini, yine de bir şüphe kurdu kemiriyor:
Sakın bunlar da, güzellikten filan değil, tekneleri
için Haliç Limanı’nı kullanmak gibi faydacı
bir sebebe kapılmış olmasınlar? Ama hikayeye
biraz şiir, biraz lirizm katarsak, görünüm asıl
o zaman, dramatikleşir. Demem o ki, İstanbul’un
büyüsüne kapılmak için, olaylara düz bir bakış
yetmez. Olağanüstü bir şeylerin olması gerek.
Tarihte, işte o olağanüstü olay, Akdeniz’in
azametli devleti Roma’nın buralara uzanması
ile ve onun haşmetli bir kayzerinin, bu kıyılarda
ve bu tepelerde görünmesi ile yaşanmış. İtalyan
çizmesindeki bir iktidar kapışmasında, buradaki
küçük yerleşim, yanlış ata oynamış. İki rakipten
biri olan, Niger’i tutmuş.
|