YAZI-FOTO: AYKUT İNCE
Kuzeyinden güneyine iki farklı iklim tipini içeren Bolu, yaşlı ormanları, endemik bitki türleri, vahşi hayvanları ile zengin bir doğal yaşama sahip.
Orman o kadar sessizdi ki kuru bir meşe yaprağına düşen kar tanesinin çıkardığı sesi duyabiliyordum. İri bir kayanın altındaki kovuğa saklanıp karşımdaki yeşil çalıların bulunduğu tepeyi yaklaşık iki saattir gözlüyordum. Vadi boyunca oluşan hava akımı kokumu alıp hayvanların fark etmeyeceği başka yerlere götürüyordu. Kamuflajlı giysilerim uzaktan görülmeme engeldi ve hiç ses çıkarmıyordum. Ancak ortada hiçbir hareket yoktu. İyice üşümeye başlamıştım. Bu yetmezmiş gibi bir de uyku bastırmıştı. Oturduğum yerde her an uyuyabilirdim. Bu ise donmak demekti. Gözlediğim yer geyik ve karacaların severek yedikleri, köylülerin püren dedikleri her dem yeşil çalılarla kaplıydı. Peki ama hayvanlar neredeydi? Muhtemelen civardaki benzer yerlerin birinde besleniyorlardı. Yırtıcılar tarafından rahatsız edilmedikleri müddetçe de yerlerini değiştirmeyeceklerdi. Uyuma tehlikesinden dolayı ormanda yürüyerek hayvanların olması muhtemel yerleri kontrol etmeye karar verdim. 35 cm’lik kar kalınlığı yürümeme engel olmadığı gibi, zemini de iyice örterek üzerine basarak kırdığım dal parçalarının çıkaracağı sesleri engelliyordu. Ayrıca karda bulacağım taze izleri takip ederek onlara ulaşabilecektim. Nitekim 100 metre kadar ileride karın içerisinde bitki kökleri arayan domuzu fark ettim. Gövdesine yapışan kar onu beyaza boyamıştı. O bir erkek bireydi. Bu mevsimde erkekler sürüden ayrı geziyorlardı. O gün akşama kadar dolaşmama rağmen geyik ya da karacaya rastlamadım. Ertesi gün rehberim Dursun Dikmen’le buluştum. O da benim gibi Çevre Orman Bakanlığı’nda çalışıyordu. Yıllarca bu alanda yaban hayatı bekçiliği yapmıştı. Birlikte Yedigöller Milli Parkı’nın bir başka vadisine gittik ve bu sefer şans yüzümüze güldü. Beş geyikten oluşan bir sürüyü
45 dakika gözledik. Dişi geyik yüksekçe bir yerde, yatarak etrafı gözetliyordu. Diğerleri ise yeşil çalı yapraklarını ve kayın dallarının uçlarındaki tomurcukları yiyerek besleniyorlardı. Bir müddet sonra bizi fark eden sürü yavaş yavaş uzaklaşarak gözden kayboldu. Rehberim eliyle işaret ederek “Bugün bu kadar” dedi.
DOĞAL YAŞLI ORMANLAR
Bir uçak yolculuğumda Bolu’nun üzerinden geçerken kuzeydeki Bolu Dağları ile güneydeki Köroğlu Dağları’nı, Bolu Ovası, Yeniçağa Gölü ve Gerede Ovası’nı, daha güneyde Seben ve Kıbrıscık’ı yukarıdan görme fırsatı bulmuştum. Kuzeyde, Karadeniz ardı iklim kuşağında kalan kayın, göknar, sarıçam, gürgen, meşe, karaçam türlerinden oluşan yapraklı, ibreli karışık ormanlar; daha kurak ve soğuk iklime sahip olan güneyde ise, bu iklimde barınabilen sarıçam, karaçam, ardıç ve meşe gibi türlerden oluşanlar uzanıp gidiyordu. Tam altımızdaki kuzey ve güney dağları arasındaki otoyol; memelilerin yatay göçlerinin önünde aşılamaz bir bariyer olarak duruyordu. Bu tür engeller sadece mevsimlere göre farklı alanları kullanan hayvanların hareketlerini engellemekle kalmıyor, aynı zamanda diğer gruplarla karşılaşmalarını ve gen transferini de önlüyor.
Bolu’nun tüm ormanlarında geyik yaşayabiliyor. Karaca ise beslenme imkânı bulduğu yapraklı ağaçların bulunduğu kuzey ormanlarında yayılım gösteriyor. Daha güneydeki alçak rakımlı Kıbrıscık ve Seben bölgesi ise öteden beri yaban hayatın zengin olduğu alanlar. Ve buradaki ormanların hepsi, doğal yaşlı ormanlar... Doğal ormanlarının neredeyse tamamını bir daha geri dönüşümü mümkün olmayacak şekilde kaybetmiş bulunan Avrupa’ya göre Türkiye son derece şanslı. Çünkü Anadolu’daki ormanların yarısı verimsiz ve bozuk yapıda olsa da, halen büyük bir kısmı (%80-90) doğal veya doğal yapısına tekrar kavuşabilecek durumda.
Prof. Dr. Adil Güner’e göre; Bolu’da otsu ve odunsu toplam 1183 bitki bulunuyor. Bu bitkilerden 88 tanesi endemik. Yani yeryüzünde yalnızca Türkiye’de yaşamakta. Örneğin, doğal yayılışına Aladağlar’dan başlayarak Ankara’ya yönelen
Ankara çiğdemi (Crocus ancyrensis) ve yalnızca Abant Dağları’nda doğal yayılışı olan Crocus abantensis, iki endemik çiğdem türü...
BOLU’NUN YIRTICI KUŞLARI
Aralık ayının ilk haftasıydı. Yeniçağa Gölü’ne ulaştığımda güneş doğduğu halde henüz gölün üzerindeki sisi dağıtamamıştı. Yerlerde kırağı vardı, ancak gölde buz yoktu. Göle dalıp çıkan bahriyi dakikalarca izledim. Uzaklarda kuytu bir köşede aynaklar çamurda yiyecek arıyorlardı. Daha sonra uçup gittiler. Yeniçağa’ya ve Gerede’ye her gidişimde olduğu gibi yine yol kenarındaki ağaçlara konmuş, kımıldamadan etrafı izleyen çok sayıda yırtıcı kuş gördüm. Gerede Ovası’ndaki fare ve benzeri hayvanları avlayarak yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bu arada gözlerim gökyüzünde, bölgede nadiren de olsa gözlenen kara akbabayı aradı. Muhtemelen Kızılcahamam’da üreyen koloni bölgeyi beslenme alanı olarak kullanıyordu. Aradaki 70 km mesafe onlar için yaklaşık bir saatlik uçuş demekti. Onları Ocak ayının ilk günlerinde Kıbrıscık’ta bulacaktım. İki çifttiler ve hayli yüksekte döne döne uçuyorlardı. Onları görmenin heyecanını yaşarken bir anda aracımızın önüne birisi genç iki tane sakallı akbaba çıktı. TRT’nin yaptığı ‘Kara Akbaba’ belgeseli çalışmaları esnasında günlerce saha çalışması yapmış ve bu türü ancak birkaç kez görebilmiştik. 10 metre önümüzden kalktılar ve 200 metre ileri kondular. Oradan da uçarak yükseldiler ve gözden kayboldular. Yol boyunca köylülerin tarlalara zarar verdiği gerekçesiyle sürek avı yapıp vurdukları domuz leşlerini görüyoruz. Akbabaların ve diğer etoburların ülkemizde hâlâ yaşıyor olabilmelerini sanırım domuzlara borçluyuz.
Kıbrıscık ve Seben dağlarında dolaşıyorum. Yol boyunca göç nedeniyle boşalmış ıssız köyler görüyorum. Geçmişte onlarca ailenin yazları çıktıkları yaylaların bazıları artık yoklar. Terkedilmiş tarlaların yeniden ormana dönüştüklerine şahit oluyoruz. İnsan faaliyetleri sonucu zarar gören yaban hayat, kaybettiği alanlarını tekrar ele geçiriyor. Geyiklerin tarlalara inmesi, ayıların insanlarla bir şekilde karşılaştığı gibi haberlere daha sık rastlıyoruz.
Evet, onlar geri geliyorlar. Ama gözüm içlerinde Anadolu leoparını arıyor. O da bu dağlarda yaşamıştı. Boğazım düğümleniyor...
Ne olurdu sanki bir 30 yıl daha direnebilseydin!
Kim bilir belki de...